Derya sayım

Derya sayım
@Deryasaym
Söyleyin ey insanlar! Sizce neyi unuttuk biz?
5/10
·216 syf.··
2025 12. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 01 Nisan 2025 10:06
Kitabın başında da belirtildiği üzere 20.yy Amerikan edebiyatının uğursuz savaş döneminin en sevilen klasiklerinden biri olan bu kitap Amerikalı film yapım şirketinin savaş zamanı halka destek sağlamak amacıyla William Saroyan’ a ısmarlama bir eserdir. Saroyan , talep üzerine uzun bir öykü hazırlar ve bu öykü senaryolaştırılarak Hollywood çarkına dahil olur . Bir yandan da öyküsünü romanlaştıran Saroyan filmin savaş destekçisi , hükümetin propaganda aracı olarak kullanıldığını görür ancak bundan pişmanlık duyup bir şeyler yapmaya çalışsa da nihayetinde ortada Hollywood çarkında dönen bir film ve roman olarak insanlık komedisi bizlere kalır. Bu girizgahtan sonra romanın içeriğine değinmek isterim. Amerika’nın California eyaletine bağlı Ithaca'da yaşayan genç Homer ve ailesi üzerinden savaşın gölgesindeki hayatları işleyen bir eser. Abisi askerde olan ve babası hayatını kaybetmiş olan Homer, diğer kız kardeşlerinin ve annesinin geçimini sağlayabilmek için telgrafhanede çalışıyor. Savaşta ölen askerlerin ailelerine gelen ölüm haberlerini iletmek Homer’ın omuzlarında büyük yük. Çıkarları uğruna bu savaşları çıkaranların, müsebbibi oldukları ölümlerin yükünü bir an dahi üstlenmezken bu yükü küçük bir yürek tüm büyüklüğü ile taşımaya çalışıyor. Homer’ın abisinden gelen mektupta “Kendimi bir kahraman gibi hissetmiyorum.. Kimseden nefret etmiyorum. Öte yandan aşırı yurtsever de değilim. Ülkemi, insanları, şehirlerini, evimi, ailemi her zaman sevdim. Keşke asker olmasaydım. Keşke savaş olmasaydı.” sözleri yaşanan savaşı ve savaşanlar için savaşın ne olduğunu özetliyor. Herkes için çarpıcı olan ve romanın temelde savaş karşıtlığını aktardığına ilişkin paylaşılan kısım bu mektupta yazanlar ancak bu benim için farklı. Amerika'da yaşayan Ermeni bir bakkalın " "'Dünya
İnsanlık KomedisiWilliam Saroyan · Aras Yayıncılık · 2022169 okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
8/10
·110 syf.··
2025 4. kitabı
·
16 günde okudu
·
Okunma: 31 Ocak 2025 18:07
İki dünya savaşı arasında Budapeşte'ye gidiyoruz. Budapeşte eylülünde dosyalarını inceleyen Yargıç Kristof Komives tanıdık bir isme rastlıyor. Yargıcı olduğu boşanma dava dosyasındaki isim eski okul arkadaşı olan Dr. Greiner . Davayı açan kadın Anna Fazakes'i de az çok hatırlıyor ancak silik bir kaç anı dışında aklına bir şey gelmiyor. Komives'in dosyaları incelerken adalet anlayışına, yargıçların toplumsal ve ahlaki görevlerine kadar pek çok konudaki düşüncelerine şahit oluyoruz. İlerleyen sayfalarda Komives'in çocukluğundan bu zamana kadar kişiliği, çevresi, inançları ve değerleri ekseninde bir okuma sürüyor. Buralara kadar boşanma davası üzerinden adalet anlayışı ve toplum bilinci gibi kavramlar üzerine fikirler edinebileceğim bir roman okuyacağımı düşünürken birden durum değişiyor. Komives'in kafasındaki düşünceler ve hayatına dair bize anlatılarının akabinde eşi Hertha ile bir davetten eve dönüşü ile kitap başka bir yön alıyor. Komives, kendisini evde bekleyen sabah dosyasını incelediği Dr. Greiner ile karşılaşıyor. Buradan sonrasında Dr. Greiner'in çocukluğu, hayatı, toplum ve insanlar hakkında düşündükleri, evliliği ve eşi Anna'ya olan saplantılı duyguları ekseninde ilerliyor. Kitapta Komives karakteri ile Dr. Grenier karakteri Macar toplumundaki iki ayrı sosyal sınıfın temsilcisi gibi. Birbirlerine o kadar zıt ve uzak iki ucun ahlak, insani değerler, yaşam amacı, istekleri ve beklentileri üzerine derin bir okuma sunuyor bize Sandor Marai. Komives'in katı ahlak ve toplumsal kuralcılığı kendi içindeki adalet duygusuyla çatışırken ; Dr. Greiner'in ulaştığı toplumsal konum ve sahip oldukları ile içindeki boşluk gittikçe derinleşmektedir. Karakterlerin yaşadığı tezatlıkları, iç hesaplaşmaları muazzam bir incelikle aktarıyor yazar. Nihayetinde Dr. Greiner'in hayatı
Buda'da Bir BoşanmaSándor Márai · Yapı Kredi Yayınları · 2022693 okunma
Puan vermedi·443 syf.··
2024 23. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 20 Kasım 2024 08:58
Thrushcross Çiftliğinin yeni kiracısı Lockwood'un bir gece Uğultulu Tepeler'de misafir kalması ve o gece gördüğü , rüya olup olmadığını anlayamadığı şeyler üzerine yardımcısı Nelly'den Uğultulu Tepeler'deki evin hikayesini dinlemeye başlaması ile başlıyor. Ve Nelly “Her şey, Uğultulu Tepeler adı verilen evin sahibi Earnshaw’ın, bir şehir ziyareti sonrasında 6 yaşlarında çingene gibi esmer bir erkek çocuğuyla geri dönmesiyle başladı. " diyerek Uğultulu Tepeler'in hikayesini anlatmaya başlıyor. İki ailenin İngiltere kırsalındaki iç içe geçmiş hayatlarını, gel gitlerini, aşklarını ve en çok de nefretlerini okuyoruz. İsimlerin aynı olması sebebiyle ilk başlarda karakterler birbirine karışmıyor değil ama bir Rus klasiği kadar karışık kadro yok bu romanda. Anlatılan hikayeye döndüğümüzde Bay Earnshaw'ın bir gece vakti eve getirdiği kimsesiz çocuğa Heathcliff ismini vermesi ve onu kendi çocuklarından ayrı tutmamasına rağmen evin erkek çocuğu Hindley'in en başından itibaren onu dışlaması bu dışlanma karşısında evin diğer kız çocuğu Catherine'nın ise onu en yakını kabul etmesi ile Heathcliff'in karakteri şekilleniyor. Heathcliff Bay Earnshaw'ın ölümü ile Hindley'in aşağılamaları nedeniyle cehennemi yaşarken Catherine'nın sevgisi, bağlılığı ile bir yandan da cenneti yaşıyor. Bundan olsa gerek Heathcliff'in ruh hali ve karakteri sürekli değişim içinde gidiyor. Ta ki Catherine Bay Linton ile evlenene kadar. Catherine Bay Linton ile evlendikten sonra Heathcliff'in ona olan aşkı katıksız bir nefrete dönüşüyor benim gözümde. Her ne kadar aşk olarak gösterilmeye çalışılsa da deliliğin eşiğinde bir nefret benim için Heathcliff'in büründüğü hal. Catherine'nın ölümünden sonra da Heathcliff, kötülüğünde zerre eksilme olmaksızın hatta artarak çevresindeki herkese ve her şeye nefretle
Uğultulu TepelerEmily Brontë · İletişim Yayınları · 202357,9bin okunma
8/10
·248 syf.··
2024 19. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 07 Ekim 2024 20:50
Kitapta İtalyan bir general ve rahibin İkinci Dünya savaşından 20 yıl sonra Arnavutluk topraklarında gömülü İtalyan askerlerinin kemiklerini toplamak için görevlendirilmesi ve arama çalışmaları anlatılıyor. Görevini kutsal addedip çalışan İtalyan general günler geçtikçe ve pek çok mezar kazılıp ölen askerler ile birlikte bir takım bilinmezler de ortaya çıkmaya başladığında yaptığı görevin acınası bir iş olduğunun farkına varıyor ve trajikomik bir durum içinde kalıyor. Aslında general Arnavut topraklarına ayak bastığı andan itibaren kendi içinde hep bir ikilem yaşıyor ve görevin kutsal olduğunu düşünmeye çalışarak biraz da kendini kandırıyor. Ancak general daha en başında "Savaş bittikten sonra kemiklerin aramasından daha büyük ikiyüzlülük yok !" diyerek başladığı bu yoldan emin değil. Devamında öğrendikleri gerçekler ise yaptığı işin ne kadar anlamsız olduğunu gözler önüne seriyor. Tüm bu arama sürecinde İtalyan generalin , savaşan ordunun generali ile kendini kıyaslamaları, ordunun başında ben olsaydım böyle olmazdı şeklindeki iç hesaplaşmaları da çok güzel aktarılmış ve ilgi çekiciydi. O kısımları okurken İtalyan generalin askerlerin kemiklerini toplamak için değil o askerlerin generali olarak savaşı kazanma isteğini çok net görebiliyoruz. Arama çalışmaları yapılırken yer yer Arnavutluk halkının özellikleri, savaş yılları ve toplumsal değişim ve dönüşümler alt metinlerde okuyucuya aktarılıyor. Genel itibariyle kasvetli ortamlar ve anlatımlar içermesi sebebiyle sayfa sayısına rağmen çok kolay okunabilecek bir kitap olmadığını söyleyen pek çok okur var ancak Balkan Edebiyatına ilgi duyuyorsanız kolaylıkla okunabilecek bir eser olduğunu düşünüyorum.
Ölü Ordunun Generaliİsmail Kadare · Ketebe Yayınları · 2020194 okunma
Puan vermedi·128 syf.··
2024 21. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 02 Kasım 2024 12:43
Alberto Manguel 35 bin kitaplık kütüphanesini taşımak zorunda kaldığında kitaplar, kütüphaneler, okurlar, yazarlar hakkında inanılmaz keyifli bir sohbete konuk ediyor bizi. Deneme türünde olan bu eser , yazarın kütüphanesini toplama sürecinde değindiği pek çok konuyu içeriyor. Kitabı okurken Manguel'in kütüphanesinde oturup onun sizinle sohbet ettiğini sanabilirsiniz. Hakikaten de kitabın bende bıraktığı his tam olarak buydu. Eee dedim başka ? Rafından bir kitap seçip " peki bunun hakkında neler anlatmak istersin" demek istedim. Kitap içerisinde geçen pek çok isim ve esere yabancı olduğum için bu kitabı okuduğumda ayrıca bir okunacaklar listesi çıktı önüme. Bildiğim eserlerin bildiğimden çok farklı olduğunu da gördüm. Mesela Don Quijote hakkında yazdıklarını okuduğumda yarım bıraktığım cildime bakıp sahiden ben seni nasıl yarım bıraktım diye düşündüm. Manguel'in pek kıymetli kütüphanesi ile kuruduğu bağı biz okuyucuya aktarımı ise çok başarılıydı. Ve tabi ki bu bağ yalnızca kütüphanesiyle, kitaplarıyla bağ kurmuş okuyucuları derinden etkileyecekti. Yazarın "Kütüphanemdeyken kendimi, bu sessiz çoğunluk tarafından kuşatılmış hissederim;hem geçmişimin anahtarlarını, hem de şimdiki zamanıma dair talimatları ve aynı zamanda günlük ritüellerimle ilgili kullanışlı hoşlukları da ellerinde bulunduran uçsuz bucaksız bir sayfalar kalabalığıdır bu." deyişini anlayıp bu hisleri paylaşan tüm okurlar için harika bir kitap.
Kütüphanemi ToplarkenAlberto Manguel · Yapı Kredi Yayınları · 2020364 okunma