Kitaba tek kelimeyle bayıldım. Konusu şimdiye kadar okuduğum historical romanlardan oldukça farklıydı benim için. Okurken hem güldüm hem ağladım. Konusu, karakterleri, diyalogları… Her şeyiyle çok güzeldi.
Görme engelli bir Leydi ile onu korumakla görevlendirilmiş, bacağı sakat bir Yüzbaşı arasında geçen ilişki öyle güzel işlenmiş ki… Aralarında geçen diyaloglara resmen kalbimi bıraktım. Özellikle Leydi Phoebe’nin esprili dili ve hazırcevaplığına hayran kaldım. Güçlü bir kadın karaktere gerçekten ne kadar hasret kaldığımı fark ettim. Phoebe, hem güçlü hem de neşesiyle etrafına ışık saçan başına gelen tüm kötü şeylere rağmen iyi yanlara odaklanıp hayatına devam eden bir karakterdi. Özellikle engebeli bir yolda destek almadan yürümek istediği bölüm beni derinden etkiledi. Defalarca düşüp ayağa kalkması ve her seferinde gülümsemesi karşısında resmen mahvoldum.
Kitaptaki mekan tasvirleri de son derece başarılıydı. Bir kitap okuduğumu unutup kendimi olayların içinde buldum. Trevillion’un evindeki huzuru, sahilde yürürlerken ayaklarına değen kumları, ata bindikleri zaman esen rüzgarı adeta ben de hissettim.
Yazarın anlatım dilini ve olay örgüsünü çok beğendim. Okurken hiç sıkılmadım, aksine olayların hiç beklemediğim yönlere evrilmesi kitabı benim için daha da sürükleyici kıldı. Daha önce bu yazarı nasıl keşfetmedim diye kendime kızdım. Yazarın diğer kitaplarını da kesinlikle okumaya devam edeceğim.