Kalktım doğduğun yerlere geldim.
Vadinin şarkısını dinliyorum, rüzgârın merakını. Yamaçlarda unutulmuş bir kuzunun sesi, gecede yosunun sonbaharı.
Kimliğime uzun uzun baktılar. Munzur’u, onu büyüttüğü için tavaf edeceğim dedim, sövdüler. Burada pişene kadar yanacağım dedim bu sefer, içimden. Kalbimin yasını bu dağlara karışanlarla bir kılacağım. Soluyan bir geceyi saçlarıma süreceğim. Hem nasıl sevmem ki saçlarımı; altı yaşındaydım, bir düğün vardı, düğüne gelenler vardı, Agit aralarındaydı, beni göğsüne bastırıp işte bu saçları okşamıştı. İşte bu saçları tutup kafamı dolmuşa vurdular.
Vadenin şarkısını dinliyorum rüzgarın
sonbaharını. Kalbim üstümdeki en büyük
suç delili, bir de “Temmuz Bildirisi.” Sabah karşıdan gelen ilk araçla kovacaklar beni buradan. Barut sinmiş ekmekle aram bu yüzden bozuk, kafamdaki öfkeli ağrı bu yüzden kardeş gibi.
Nezarethanede üç kişiyiz: Ben, Seyîd Riza ve en küçük oğul Resik Uşeyn. Uşê’nin bombardımanda parçalanmış sağ eli kirli beyaz bir çaputla sarılmış. Pîrim ise sonsuz bir göğe bakar gibi bakıyor alçak tavana. Sabah geçen ilk araçla kovacaklar beni buradan, bu uzun adamları ise iki kuş gibi asacaklar. Kalıp ölürdüm, bir tomurcuk gibi açardım dar ağacında, arada bu kadar zaman olmasa.
Kalbim diyorum, kalbim delilimdir. Pîrin küçük oğluyum, Uşê benden de küçük, benim de acıdan türemiş gözlerim var. Romantik Avrupa kırları yok bu genç Werther’in acılarında; yaralı dağlar var, bin ölümün anısı var. Kalktı, doğduğun yerlere geldi, Pîrini gördü, kana belendi.
İçimde aşka benzeyen bir korku, bir öte zaman görgüsü, masallardan alınmış bir düş, bahar bahçelerindeki şaşkınlık, bir yere atılmış bir taşın ağırlığı, yakılmış bir köyün gözleri, bir bebeğin ilk öğrendiği, yalnız bir bulutun yolu, bir mezarın beklediği, hep aynı yere bakan bir