Ve insanoğlunun bu hastalığı o kadar üzücü ki! Sıradanlığını yaldızlı yalanlarla gizlemeye çalışması, iki boyutlu basit ruhunu üç boyutlu bir labirent gibi göstererek pazarlaması o kadar üzüyor ki beni...
Ve bütün bunların yanında, sanki gözlerim başkasına ait gibi, olup biteni izliyordu. Bu raddeye nasıl geldiğimi soruyordu gözbebeklerim. Nasıl Kayra bu hale geldi? Yeni açılmış bebek gözleri gibi soruyorlardı. Anlamıyorlardı bu nefsi tahribatın nedenini.
Kimse hiçbir yere dönmek istemiyordu o odada. Daha fazla ilerlemek de istemiyorduk. Orası iyiydi. Ne ileri, ne geri... Çünkü şimdiye kadar attığımız her adımda, tabanımız da, beynimiz de yanmıştı. İleriye ya da geriye yaptığımız her hareket hataydı. Mayın tarlasındaki tek temiz noktada hareketsiz durmaya benziyordu bu. Yıkılana, sıkılana kadar duracaktık hareket etmeden. Acı çekme korkusuyla, ikimiz de parmağımızı kıpırdatmaktan çekiniyorduk.
Bugüne kadar yaptığım her şeyi, doğumumdan itibaren hatırladığım her şeyi, sadece hayal etmiş olduğumu düşünerek endorfin salgılamaya çalıştım beynime. İşe yaradı...