Kitabı okudum ve her okuduğum kitap sonrası olduğu gibi sıra geldi düşünmeye ve kitap üzerine bir şeyler karalamaya; kendi zihnimdeki, insan, insan psikolojisi ve toplum kavramlarını irdeleyerek naçizane fikirlerimi belirtmek isterim. Öyle ki zihnimin içi birbiri arası tezat oluşturan düşüncelerle, ayrışmalarla ve çelişkilerle dolu. Tam bir paradoks hali!
Öncelikle kitabın içeriğinden bazı bilgiler aktararak yazıya başlamak, zannediyorum ki düşüncelerimi ifade etmem açısından kolaylık sağlayacaktır. Yazar, 1. Dünya Savaşı sonrası (1914), İstanbul’dan ayrılmak zorunda kalan ve Çanakkale Savaşında sağ kolunu kaybetmiş bir subayın, İç Anadolu’nun ücra bir köyüne yerleşmesini, köyün halkını, dönemin tarihi olaylarını ve önemli insanlarını keskin psikolojik tahlillerle yansıtmaya çalışıyor.
Şimdi, bu roman takdir edersiniz ki bir kurgu romanıdır. Peki bu romanın amacı nedir? Bu soruya algılayabildiğim ölçüde yanıt vermeye çalışacağım; bana göre amaç, dönemin insanlarını bilinçlendirmek ve bu insanlar arasındaki ayrışmaları ortadan kaldırarak bir diriliş hareketiyle Anadolu’yu düşman askerinden kurtarmak veya püskürtmektir. İşte bu noktada bana ışık tutan en önemli ipucu ise, amaca yönelik kurgulanan olay örgüsünde; bir İstanbul aydını olan kitap kahramanının kalkıp, neredeyse yeryüzündeki varlığını unutturmuş bir köye yerleşmesi ve bu yörenin insanlarını anlatmasıdır.
Yazar tarafından çizilen yöre halkının profilleri şayet doğru ise üzülerek belirtmek isterim ki toplum olarak bir adım dahi ileri gidememişiz demektir. Nasıl ki şu an medyanın bize verdiği gibi düşünüyor, konuşuyor ve eylemde bulunuyorsak o zamanda durum farklı değilmiş. Nasıl ki şu an çıkarlarına göre hareket eden insanlar varsa o zamanda varmış. Nasıl ki şu an din, devlet millet elden gidiyor naraları