İşte orada çocukluğum, yatakta gecenin karanlığına sarılı, göğsünde o ağır taş, nefesi ince, esmer, beyaz; basbayağı görüyorum, hiçbir şeyin hiçbir yere gittiği yok. Nasıl da sımsıkı yumulu gözlerim, nasıl da terli avuçlarım. İnsan o an yıllar sonra kendinden bir yoldaşı olacağını bilemiyor. Bilse belki o kadar titremez karanlıkta
Kuvvetli, kararlı bir babamız olsun, bize neyi yapıp neyi yapamayacağımızı söylesin isteriz. Niye? Neyi yapıp neyi yapamayacağımıza, neyin ahlaklı ve doğru, neyin ise günah ve yanlış olduğuna karar vermek zor olduğu için mi? Yoksa suçlu ve günahkâr olmadığımızı işitmeye her zaman ihtiyaç duyduğumuz için mi? Bir baba ihtiyacı her zaman mı vardır, yoksa, kafamız karıştığı, dünyamız dağıldığı, ruhumuz daraldığı vakit mi isteriz babayı?
İnsanlarla birlikte bir mekânda olmanın verdiği hoş duyguyu tamamen unutmuştum. Sanki uygarlığa geri dönmüş bir vahşi gibi hissediyordum şimdi kendimi.