Didem ÇELİK'in Kapak Resmi
Didem ÇELİK, bir alıntı ekledi.
30 Nis 10:11 · Kitabı okuyor · Beğendi

Yaşanan, yaşanmamışlığın tanığını yekdiğerinde bulunca baş başa vermiş iki suretten biri diğerine aşkın kelimesini sordu; diğeri gülümsedi ve ona aşkın, bu dünyadan olmayan bir zamanda, bütün ruhların toplandığı mekânda, ruhun, sözleştiği ve seviştiği tanışını bu dünyada hatırlaması olduğunu anlattı. Ama, dedi biri, hesapta ruhun, tanışını bu dünyada hiç bulamaması, ona rastlayamaması var. Diğeri, buldum zannedip de yanılmak var, diye ekledi. Bulup da tanıyamamak var, dedi biri. Ve ki bulup da onun tarafından hatırlanmamak var, diye tamamladı diğeri.

Cam Irmağı Taş Gemi, Nazan Bekiroğlu (Sayfa 189 - Timaş Yayınları)Cam Irmağı Taş Gemi, Nazan Bekiroğlu (Sayfa 189 - Timaş Yayınları)
Didem ÇELİK, bir alıntı ekledi.
30 Nis 10:01 · Kitabı okuyor · Beğendi

Bir yanım ergin öbür yanım çocuk. Bir yanım şimdi, bir yanım zamansız.

Cam Irmağı Taş Gemi, Nazan Bekiroğlu (Sayfa 208 - Timaş Yayınları)Cam Irmağı Taş Gemi, Nazan Bekiroğlu (Sayfa 208 - Timaş Yayınları)
Didem ÇELİK, bir alıntı ekledi.
30 Nis 09:59 · Kitabı okuyor · Beğendi

Kalbinin üzerinde bir yara kanayıp duruyordu.

Cam Irmağı Taş Gemi, Nazan Bekiroğlu (Sayfa 210 - Timaş Yayınları)Cam Irmağı Taş Gemi, Nazan Bekiroğlu (Sayfa 210 - Timaş Yayınları)
Didem ÇELİK, bir alıntı ekledi.
30 Nis 09:58 · Kitabı okuyor · Beğendi

Benim için kelimeler eğer içi hayatla doluyorsa muteber oluyordu. Kelimelerin içini çünkü, sadece hayat doldurabiliyordu. Yoksa kelimeler iğreti, acemi ve utangaç kalıyordu.

Cam Irmağı Taş Gemi, Nazan Bekiroğlu (Sayfa 218 - Timaş Yayınları)Cam Irmağı Taş Gemi, Nazan Bekiroğlu (Sayfa 218 - Timaş Yayınları)
Didem ÇELİK tekrar paylaştı. 28 Nis 09:43
Şeyma Öztürk, Sevmek, Sevinmek, İyi Şeyler Üstüne'yi inceledi.
27 Nis 21:21 · Kitabı okudu · 2 günde · 10/10 puan

Ara Güler'in; "Dobra dobra konuşurdu. Kimseden korkusu yoktu. Ha bir de kafa dengiydi. Matraktı. Öleceğini nereden bilelim ulan?" dediği ve 2015 yılında hayatını kaybeden Yaşar Kemal'le yüz yüze tanışma fırsatı bulamadım ben. Bu benim içimde bir yaradır. Kendisiyle karşılıklı oturup doyasıya sohbet etmek isterdim. Buna rağmen okuduğum her eserinin derinlerinde buldum kendimi. Kimi zaman İnce Memed'in Hatçe'si, Dağın Öte Yüzü serisinin Meryemce'si, kimi zaman da Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana'nın Poyraz Musa'sı ve daha nicesi oldum. Fakat bugüne dek okuduğum eserlerinde hep başkalarının hayatına ortaklık etmiştim. Sıra kendisiyle yarenlik etmeye gelmişti, oturduk karşılıklı ve başladık sevmek, sevinmek ve iyi şeyler üstüne konuşmaya.

Dertli dertli anlatmaya başladı Büyük Usta. Neden bizim halkımız sefâlete mahkûm olsun, neden bir yanımız uzaya giderken bir yanımız yerlerde sürünsün, neden halkımız kandırılarak ezilsin, diyerek vurdu sazın teline. İçim cız etti. Ne kadar da doğruydu söyledikleri. 1960'lı yıllarda bunu söylerken Yaşar Kemal, göz ucuyla günümüze bir baktım; hiçbir şey değişmemişti. Hâlâ ülkenin bir tarafı refah içinde yaşarken diğer tarafı sefâlet içinde yüzüyordu. Hâlâ pek çok meyveyi tatmamış çocuklar, deniz görmemiş insanlar, bir çift yeni ayakkabısı olan ve eskimesin diye giymeye kıyamayan yavrular vardı. Bunları düşündüğüm sırada "Bir Japon filmi var, adı Çıplak Ada, izledin mi?' diye sordu. İzlemediğimi anlayınca başladı anlatmaya ve Japonya dahi bu film ile dünyaya yoksulmuş imajı verirken, biz gerçek yoksulluğumuzu görmezlikten geliyoruz, diye ekledi. O an aklımdan ülke olarak ne kadar boş şeylerle uğraştığımızı geçirdim. İnsanımızın sıkıntılarına farkındalık oluşturmak adına kullanabileceğimiz medyayı, ne kadar faydasız yayın varsa ona harcıyoruz dedim kendi kendime. İnsanların kalbine dokunabilmek, dertlerine derman olabilmek varken önemsiz sıkıntılar yaratıyorduk kendimize.

Muhabbet koyulaşınca konu öğretmenlere geldi tabii. Ne güzel günlerdi, köy enstitüleri vardı, insanlar okuyor, öğreniyor, aydınlanıyordu, insanlığa umut oluyordu dedi coşkuyla. Köy enstitüleri kalsaydı, kırk bin köye kırk bin öğretmen olacaktı, derken coşkusu bir nebze olsun azaldı. Ortak bir üzüntüyü paylaşırken neden geçmişten bu yana yeniliklerin önünü her fırsatta kapatma çabası içerisinde olduğumuzu düşündüm. Bir şeyler daha iyiye gidebilecekken her şey gittikçe kötüleşiyordu. Yetenekli, değerli pek çok insan sudan sebeplerle ya çürümeye mahkûm ediliyor ya da beyin göçüne maruz bırakılıyordu. Öğretmenlik mesleğinin itibarı yerlere inmiş, değersizleştirilmişti. Eskiden yolda görünce dahi saygıda kusur etmediğimiz öğretmenlerimizin emeklerine şimdilerde sözlü ya da fiziksel şiddetle karşılık veriliyordu. Ne hâle gelmiştik bizler böyle?

Lisansımın Tarih olduğunu öğrenince Hitler dönemine gidelim, dedi. Tarihin karanlık dönemine doğru yola çıktık. Yahudi soykırımından dem vurup yüzyıllar boyunca insanlığın maruz kaldığı işkencelerden söz ettik. Hapishaneler, susuzluk, açlık, dayaklar, hamam cezaları, hava cezaları ve daha nicesi... Keşke bu konuda değişen bir şeyler olsaydı en azından. Adaletin hakiki mânâda icra ettiğı, tabiri caizse at izi ile it izinin birbirine karışmadığı bir ülke haline dönüşebilseydik. Ama bütün olumsuzluklara rağmen yolumuzun sonu yine insanlığa çıktı. Ahmet Hamdi, "Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur." diyordu ama bizim insanlıktan hâlâ umudumuz vardı.

Ne çok yaramız, derdimiz varmış insanlığa, ülkemize dair. Ben böyle kara kara düşünürken muzip bir tebessümle yüzüme bakarak, 'Ben can çıkmayınca huy değil de, umut çıkmaz diyen adamım. Onun için bu düzenden bile, bu karmaşadan bile bir umut umuyorum." dedi. Gülümsedim. Umut dedim, ne güzel şey...

Hep kötü şeylerden bahsettik; güya sevmekten, iyi şeylerden bahsedecektik dedim çekinerek. Kederli bir biçimde başını eğerek, "Ben sevgiden, sevinçten söz açmak istemez miyim, delice, çılgınca, içim taşa taşa, bir sevinçten söz açmak istemez miyim? Ben sevinçli adamım. Bu dünya böyle olmasa, böyle kara, karanlık olmasa, ben sevinçten taşar coşardım. Yaradılışım karanlıktan çok aydınlığa, acıdan çok sevince... Ne çare, ne çare ki sevinmek gelmiyor elimden..." diye seslendi.

Anlatacak çok şey vardı ama sohbetin sonuna gelmiştik artık. İstemeden de olsa yanından ayrılırken, Ne güzel adamsın sen, dedim içimden. İnsanını her şeyiyle düşünen, herkes için yaşanılabilir bir dünya dileyen ve bu uğurda sözünü yükselten, yazdığı eserin sonunda adalet zulme galip geldi diye ağlayacak kadar ümitvar, yüreği sevgi dolu bir adam... İyi ki geçtin bu dünyadan, iyi ki sıcacık kelimelerinle dokundun kalplerimizin en ince yerlerine, iyi ki...

Didem ÇELİK tekrar paylaştı. 28 Nis 08:06
cnmuhammedkc, bir alıntı ekledi.
25 Mar 20:01 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Allah, insanı, 'hayır ve şerrin' tam orta noktasında yaratmış bulunuyor. İnsan, ya içgüdülerine ve nefsaniyetine boyun bükerek 'süfli' olanı, yahut yaradılış gayesine uygun olarak 'ulvî' olanı tercih eder.

Diyalektiğimiz Ve Estetiğimiz, Seyyid Ahmet Arvâsî (Sayfa 122 - Bilge Oğuz)Diyalektiğimiz Ve Estetiğimiz, Seyyid Ahmet Arvâsî (Sayfa 122 - Bilge Oğuz)
Didem ÇELİK, bir alıntı ekledi.
 21 Nis 18:21 · Kitabı okuyor · Beğendi

Ölümün bu kadar evcilleştirildiği ama yine de ağlayıcı kadınların figanına ihtiyaç duyulacak denli ağır olduğu bu dünyada bile, oracıkta ölse gam yemeyeceğini hissetti yontucu. Diğer yandan, ilk kez ölmekten korktu, ey tanrılarım, bugün değil, ne zaman olursa, ama ne olur bugün değil, diyebildi. Yaman bir aşka düştüğü besbelliydi.

Cam Irmağı Taş Gemi, Nazan Bekiroğlu (Sayfa 151)Cam Irmağı Taş Gemi, Nazan Bekiroğlu (Sayfa 151)