Kriz, liderin ağladığı, bağırdığı, hakaret ettiği ve bütün travmalarının su yüzüne çıktığı, ancak ücretini halkın ödediği bir psikoterapi seansına dönüşür.
Ne de olsa dünyanın bütün savaşları, aslında birer iç savaştı. Ama demokrasi ve özgürlük ve dinler ve mezhepler ve bayraklar ve akla gelip gelebilecek bütün simgesel kavramlar gökyüzünde o kadar güzel dalgalanıyordu ki, hipnotize olup peşlerinden koşmamak mümkün değildi. Sokak aralarında, siper diplerinde, gecenin karanlığı ve düzenli şiddetin olduğu her yerde, her şey simgeseldi. Dökülen kan hariç. Aslında o bile simgeseldi galiba... Ne de olsa rengini bayraklara veriyordu... Simgelere bulanmış olan dünya, altın suyuna batırılmış, boktan bir alliance’tı. Bütün o simgeler üzerinden döküldüğünde nasıl bir tezgâh olduğu elbet ortaya çıkacaktı. Çünkü daima bir tezgâh vardı.
Kendi olarak, sana gelen
sana gereksinimi olmadan, seni isteyen
sensiz de olabilecekken, senin ile olmayı seçen
kendi olmasını, seninle olmaya bağlayan
O, işte