Küçük Prens, ilk kez okuduğumda beni masumiyeti ve naifliğiyle büyülemişti ama okudukça bu kitabın sadece bir çocuk hikayesi olmadığını, hayatın en derin, en temel sorularına cevap arayan bir manifesto olduğunu fark ettim. Antoine de Saint-Exupéry’nin yazdığı bu eser, yıllar sonra bile insanın içine dokunmaya devam eden bir yapıt. Dışarıdan bakıldığında belki sadece basit bir çocuk kitabı gibi görünen bu kitap, aslında sevgi, kayıp, insan ilişkileri ve yetişkinliğin kaybolan saf bakış açısı üzerine derin bir sorgulama içeriyor.
Küçük Prens’in gezegen gezegen yaptığı yolculukları ve karşılaştığı tuhaf yetişkin figürleri, aslında bizlerin de yaşadığı bir tür toplumsal eleştiri sunuyor. Küçük Prens, yoldan geçen her karakterle, yetişkinlerin nasıl tuhaflaşan ve birbirinden uzaklaşan dünyalarını gözler önüne seriyor. Kitapta yer alan her figür, yetişkinlikten taviz verilmiş bir ideali, genellikle de hırsı, yalnızlığı, egoyu temsil ediyor. Mesela, kral karakteri, her şeye hükmetmeye çalışan, kimseyi anlamayan bir otoriteyi simgeliyor. İş adamı, sadece sahip olma arzusu ve sürekli daha fazla kazanma isteğiyle yaşamaya çalışan bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Ancak her birine baktığınızda, onların yaşamının ne kadar boş ve tekdüze olduğunu görüyorsunuz. Küçük Prens, işte tam bu noktada farkı ortaya koyuyor. O, hiç de karmaşık olmayan bir şekilde dünyayı sevgi, şefkat ve dürüstlükle görüyor. Yetişkinlerin kaybettikleri bu saflığı, kitabın her sayfasında hissediyorsunuz.
Kitabın en çarpıcı noktalarından biri, görmek ve hissetmek arasındaki farkı anlatan mesajıdır. Küçük Prens, bir çiçekle olan ilişkisini, bir insanın gerçek anlamda sevme kapasitesine dayandırır. Bu çiçek, ona göre sıradan bir çiçek değil; ona değer veren ve ona sorumluluk duyan bir varlıktır ancak