Dimitrina

Dimitrina
@Dimitrina
Bir Kraliçe asla savaşmaz. Varlığını geri çeker imparatorluk çöker.
Matematik aşklarımdan "Pisagor Teoremi"
“Pisagor, MÖ altıncı yüzyılda yaşamış bir Yunan filozofu ve rakamlara ibadet eden bir tarikatın lideriydi. Tarikatı, ilk dört rakama dua ederdi. Bir, aklı; iki, çatışmayı; üç, uyumu ve dört, adaleti temsil ederdi. Matematik dinlerinden, Pisagor’un adının verildiği ispatı, ‘Pisagor teoremi’ni de içine alan insanlık tarihindeki en mükemmel geometrik ispatlardan bazıları ortaya çıktı. Pisagor teoremi, tüm dik üçgenler (90 derecelik açısı olan üçgenler) için, a ve b’nin üçgenin kısa kenarları olduğu ve c’nin de en uzun kenar, hipotenüs olduğu durumda a²+b²=c² olduğunu basitçe belirtir.”
Reklam
Romantizm
“Romantizm, on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında Avrupa’yı ve Amerika Birleşik Devletleri’ni silip süpüren geniş çaplı bir entelektüel ve sanat akımıydı. 1700’lerin Aydınlanma dönemi boyunca Batı entelektüel düşüncesine baskın olan akılcılığa, kesinliğe ve kısıtlamalara karşı doğrudan bir tepkiydi. Romantizm kök saldığında, edebiyattan sanata ve müziğe pek çok alanda yerini buldu. Aydınlanma çağının düşünürleri ampirik ve akılcı düşünceye değer verirlerken romantikler, insan duygusunun ve tutkusunun akıl ve zekadan daha gerçek rehberler olduğuna inandılar. Romantik edebiyat böylece kişinin kendi görüşünün lehine – İngiliz şair William Blake’in ünlü “Bir sistem yaratmalıyım, yoksa bir diğer adamınkinin kölesi olacağım.” İfadesinde kapsanan bir bakış açısı – bilinenin reddini, yaratıcılığı, hayal gücünü, duyumları kutsar. Doğal olarak romantik edebiyatın birçok eseri, dehâlâr veya deliler gibi anormal veya yanlış anlaşılan karakterlerin büyüleyici özgünlüğünü sergilerler. Bu figürler, Mary Shelley’in Frankenstein (1818) romanındaki canavar gibi grotesk veya Alexandre Dumas’nın Monte Cristo Kontu (1844-1845) romanındaki yanlışlıkla mahkûm edilen Edmond Dantes gibi toplum dışına itilmiş olabilir."
Yahudi Soykırımı
“II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, ABD Ordusu’nun 45. Piyade Bölüğü, güney Almanya’da küçük bir şehri ele geçirme emrini aldı. Bölüğün kumandanı, Yarbay Felix Sparks, demiryolu boyunca uzanan bir Nazi toplama kampı civarına, savaştan yorulmuş ordularından geçici bir birliği göndererek kasabaya girdi. Kampın ve kasabanın adı, Dachau’ydu. Sparks’ın Dachau’da o sabah tanıklık ettiği şey, çok yakında dünyanın bilincine musallat olacak bir kâbustu. Hoş Bavarya ormanında binlerce masum insan, ölü veya ölmek üzere yerlerde yatıyordu. Dachau’da kalan Alman askerleri, çok az bir direniş gösterdiler. 45inci bölüğün dehşete düşmüş adamları kampa girdiklerinde, insan etinin kokusu, orman havasını bastırmıştı. Sparks, sonraları tarihçilere o gün hissettiklerini anlatırken “Hapsedilme bölgesinin girişine yakın yerdeki sahne, tüm hislerimi uyuşturdu.” dedi. “Dante’nin Cehennemi, Dachau’daki gerçek cehennemin yanında soluk bir benzetme olurdu.” diye ekledi. Dachau, dehşet verici bir ilk örnekti: Adolf Hitler’in 1933’te Almanya’da başa geldikten kısa bir süre sonra açtığı ilk toplama kampıydı. İlk başta kamp, Nazi rejiminin muhaliflerine ev sahipliği yapmıştı, ama savaş sırasında Naziler sırf Yahudi olmalarından dolayı Alman vatandaşlarını tutsak etmişti. 30.000’den fazla mahkûm, Dachau’da sistematik olarak öldürülmüştü – korku verici bir rakam, ama Nazi Soykırımı sırasında Avrupa genelinde öldürülen altı milyon Yahudi’nin sadece küçük bir kısmıydı. Nazi işgali altındaki Polonya’daki bir toplama kampı “olan Auschwitz’deki gaz odaları, bir milyondan fazla ölümden sorumluydu. İngiliz, Sovyet ve Amerikan orduları, 1945 ilkbaharında Nazi toplama kamplarını özgürleştirmeye başladıkça Alman zalimliğinin son kertesi de ortaya çıkmaya başladı. Etnik saflaştırma adına Hitler ve
Karma 3 aşamadan oluşur(prarabadha-samchita-agami)
“Karma, Hindu inancının merkezi olup, ahlakî sebep - sonuç döngüsüdür. Hinduizm gelenekleri, MÖ 3000 yılına kadar gider ve bu inancın bilinen bir kurucusu yoktur. Hindular doğum, yaşam, ölüm ve reenkarnasyondan oluşan bir döngüye inanırlar. Yaşam boyunca bir kişinin iyi veya kötü eylemleri, kişinin karmasını etkiler. Bu kavram, çoklukla “Ne ekersek onu biçeriz.” deyişi ile ifade edilir. İyi eylemler, iyi bir geleceğe götürür; kötü eylemler, kötü bir geleceğe”
Varoluşculuk ve kötü inanç
“Sartre ve Camus, hem kurgu hem de felsefe yazdılar. Bulantı (1938) adlı romanında Sartre, dünyanın saçma ve anlamdan yoksun olduğuna dair hasta edici bir hissi tarif etti. Varlık ve Hiçlik” (1943) gibi daha doğrudan felsefî eserlerinde Sartre, bir kişinin kendi kaderini seçmede özgür olduğunu ve yapamadığımız tek şeyin seçmeyi başaramamak olduğunu savundu. Bir dinî inanç sistemi gibi bir takım sorgulanamayan gerçeklere tutunarak çoklukla özgürlüğümüzden kaçmaya çalıştığımıza inandı. Bu eğilime “kötü inanç” adını verdi.”
Reklam