“II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, ABD Ordusu’nun 45. Piyade Bölüğü, güney Almanya’da küçük bir şehri ele geçirme emrini aldı. Bölüğün kumandanı, Yarbay Felix Sparks, demiryolu boyunca uzanan bir Nazi toplama kampı civarına, savaştan yorulmuş ordularından geçici bir birliği göndererek kasabaya girdi. Kampın ve kasabanın adı, Dachau’ydu.
Sparks’ın Dachau’da o sabah tanıklık ettiği şey, çok yakında dünyanın bilincine musallat olacak bir kâbustu. Hoş Bavarya ormanında binlerce masum insan, ölü veya ölmek üzere yerlerde yatıyordu. Dachau’da kalan Alman askerleri, çok az bir direniş gösterdiler. 45inci bölüğün dehşete düşmüş adamları kampa girdiklerinde, insan etinin kokusu, orman havasını bastırmıştı. Sparks, sonraları tarihçilere o gün hissettiklerini anlatırken “Hapsedilme bölgesinin girişine yakın yerdeki sahne, tüm hislerimi uyuşturdu.” dedi. “Dante’nin Cehennemi, Dachau’daki gerçek cehennemin yanında soluk bir benzetme olurdu.” diye ekledi.
Dachau, dehşet verici bir ilk örnekti: Adolf Hitler’in 1933’te Almanya’da başa geldikten kısa bir süre sonra açtığı ilk toplama kampıydı. İlk başta kamp, Nazi rejiminin muhaliflerine ev sahipliği yapmıştı, ama savaş sırasında Naziler sırf Yahudi olmalarından dolayı Alman vatandaşlarını tutsak etmişti. 30.000’den fazla mahkûm, Dachau’da sistematik olarak öldürülmüştü – korku verici bir rakam, ama Nazi Soykırımı sırasında Avrupa genelinde öldürülen altı milyon Yahudi’nin sadece küçük bir kısmıydı. Nazi işgali altındaki Polonya’daki bir toplama kampı “olan Auschwitz’deki gaz odaları, bir milyondan fazla ölümden sorumluydu.
İngiliz, Sovyet ve Amerikan orduları, 1945 ilkbaharında Nazi toplama kamplarını özgürleştirmeye başladıkça Alman zalimliğinin son kertesi de ortaya çıkmaya başladı. Etnik saflaştırma adına Hitler ve