“26 Kadın 26 Öykü” benim için yalnızca bir öykü derlemesi olmadı; satır aralarında farklı kadınların hayatına sessizce misafir olduğum uzun bir yolculuk gibiydi. Her öykü başka bir kapı açtı önümde. Kimi zaman kaybın ağırlığını hissettirdi, kimi zaman yeniden başlamanın cesaretini…
Ada’nın yasına, Burçin’in içindeki kırgınlığa, Esin’in bambaşka bir ülkede yeniden kök salmaya çalışmasına tanıklık ederken şunu düşündüm: İsimler farklı olsa da duygular hep tanıdık. Çünkü bu kitapta anlatılan kadınlar yalnızca karakter değil; hayatın içinden geçen, yorulan, bekleyen, kaybeden, susan, yeniden ayağa kalkan kadınlardı. Ve sanırım bu yüzden her öykü bir yerde insanın kendi kalbine de dokunuyor.
Bazı satırlarda kendimi uzun uzun düşünürken buldum. Bazı cümlelerin altını çizmek değil, sadece durup hissetmek istedim. Çünkü kitap bunu yapıyor; acele ettirmiyor. Her öykü bittikten sonra kısa bir sessizlik bırakıyor insana. O sessizlikte bazen kendi geçmişin geliyor aklına, bazen yıllardır unuttuğunu sandığın bir his.
En sevdiğim yanıysa her kalemin başka bir renk taşıması oldu. Bir öykü sert ve sarsıcıyken diğeri yumuşacık bir şefkat bırakıyor içine. Bir yerde öfke var, bir yerde umut. Ama hepsinin ortak bir tarafı var: gerçek hissettirmeleri.
“26 Kadın 26 Öykü” bittiğinde geriye yalnızca okunan hikâyeler kalmıyor; insanın içinde küçük izler bırakıyor. Ve sanırım bazı kitapların güzelliği tam da burada saklı…