#279921397 👈🏽 Bu alıntıya yorum👇
Kültür, toplumların kendi eliyle inşa ettiği anlamsal ve yapısal bütünlüktür. Her yapısal inşa, kendi anlamını da beraberinde getirir. Yani biz bir yapı oluşturdukça, o yapının içini anlamla doldururuz.
Anlamdan yoksun hiçbir yapı yoktur.
Felsefi olarak şunu sormak gerekir:
Her şeyin bir anlamı olmak zorunda mı?
Bu soru bizi doğrudan kültürün özüyle yüzleştirir.
Çünkü kanımca, yaratılan her kültürün arka planında derin bir düşünsel ve inançsal dünya yatar.
Dinler, mitolojiler, gelenekler, görenekler, hatta maddi kültür bile — hepsi bu anlam dünyasının birer yansımasıdır.
Anlam dediğimiz şey aslında maneviyattır.
Toplumlar da bu manevi zemini koruma içgüdüsüyle hareket eder.
Kendi kültürünü “hakiki” olarak görür.
Ve tam da bu yüzden, dışarıdan gelen herhangi bir müdahaleye karşı direnç geliştirir.
Bu yüzden diyoruz ki:
Kültür, direnç oluşturucudur.
Peki kültür neye karşı direnç gösterir?
Evrensel doğrulara.
Her kültür kendi hakikatini yaratır. Kendi doğrusunu tek geçerli doğru olarak görür.
Bu yüzden “evrensel” adıyla gelen fikir, norm, yasa ya da ahlak anlayışı, kültürün gözünde bir dayatma, bir tehdit gibi algılanır.
Sonuç?
Kültür, kendini korumak adına savunmaya geçer.
Zamanla bu savunma tutuculuğa dönüşebilir.
Bu savunmanın en sert biçimini dinlerde görürüz. Çünkü dinler sadece kültürel değil, aynı zamanda ontolojik bir hakikat iddiası taşır.
Burada sormamız gereken temel soru şudur:
Evrensel doğru nedir? Gerçekten evrensel olabilir mi?
Bu oldukça göreceli bir meseledir.
Ama bana göre bir değerin ya da davranışın evrensel olabilmesi için temelinde vicdan ve etik olması gerekir.
Örneğin: