"Her yanda varoluş; bitimsiz, fazladan, her yerde ve her zaman varoluş; ancak yine varoluşla sınırlanan varoluş."
Günlük hayatın akışında herkes rolünü oynarken, her şey yolunda ilerlerken 'Ne yaşıyorum ben?' dediğiniz oluyordur muhakkak. Ya da bir köşeye çekilip insanları, varlıklarını gözlemlediğiniz zamanlar.. O anlarda içten içe bir tiksinti, bulantı sizi bulmuşsa varlığınızla yüzleşme kaçınılmazdır. Tıpkı Roquentin'in bulantısı gibi.
Jean Paul Sartre şöhretini anlaşılmaktan çok anlaşılmamış olmaktan alan 20. yüzyıla damgasını vurmuş, birçok alanla ilgilenmiş bir Fransız felsefeci ve yazar. Aynı zamanda siyasetle iç içe bir yaşam sürmüş ve Fransa'nın sömürge siyaseti yüzünden Nobel Barış ödülünü reddeden bir 'kamusal entelektüel'.
Diğer varoluşçular gibi varoluş özden önce gelir der, insanın dünyaya fırlatıldığını, herhangi bir iredaye tabi olmadığını ve özgürlüğünün sorumluluğunu alması gerektiğini savunur. İlk edebî kitabı olan Bulantı da bu varoluş sorunsalı üzerinden ilerler. Okurken tarzı ve içeriği bakımından Pessoa'nın Huzursuzluğun Kitabı'nı anımsattı bana. Çünkü okuru derin bir yalnızlık, varlığını yadırgama haline iten sorgulamalar içinde döndürüyor. Yalnızlığı ve bunalımı betimleyerek yaşatıyor. Ancak kötü bir dönemden geçiyorsanız bir süre erteleyebilirsiniz.
Sonuçta "Varoluş bir kusurdur."..