İnsan var olduğu toplumda yer alan sosyal kötülüğün bir parçasıdır. Aklı yerinde olan hiç kimse sisteme katkısı olmadığını iddia edemez. Kimileri Tolstoy'un da dediği gibi yağmur geçirmeyen kaldırım taşları kadar katıdır. Sadece görevini yapar ve sevgiye izin vermezler fakat görevi hangi hakla bir insanı cezalandırmaktır.
Öte yandan insan başlı başına benliğinin bir parçasıdır ve her kötülükte ruhu biraz daha ölür, sevgisizlik acı verir, kötülüğe sessiz dili, acı çeker; kör gözleri, can yakar; gözündeki merteği göremez. Kitap toplumsal çöküşü fark eden üst sınıftan bir prens, Nehludov'un yoluyla burjuvaziyi, toprak ağalığını, dinciliği, haksız kesilen cezaları, gerçek suçu ve suçluyu, kadının toplumdaki yerini ve ötekileştirmeyi eleştirirken sarsıyor. Düşündürüyor mesela iyilik yapmak ne kadar bencilce? Düşüncesi suçlu diye insanlar neye dayanarak cezalandırılır ya da düşünce suçlu olur mu? Ekmek çalan çocuk mu suçlu yoksa onun ihtiyacını karşılamayan toplum mu?
Ahlâkî iyilikten dine, dogmalarından kiliseye, kadından aileye kadar Tolstoy'un hayatı boyunca hep anlattığı konularda daha uzun ve kapsamlı eleştiriler barındıran bu kurgu gerçek bir hikayeden esinlenilmiş ve Tolstoy'un ölümünden önce son kitabı olduğu için aslında diyemedikleri değil o güne kadar dediklerinin en samimi halidir.
Toplumsal eleştiri olmasının yanında ruhun inşa veya diriliş sürecini içten bir şekilde anlatıyor. Nehludov'un dirilişi üzerine çok güzel alıntılarım var fakat hapishaneye çocuğuyla düşmüş bir siyasi suçlunun sözleri dikkatimi çektiği için onu paylaşmak isterim. Şöyle diyor kadın:
"Anımsıyorum, beni o zaman en çok etkileyen şey sorgumu yapan jandarma subayının bana sigara ikram etmesiydi. İnsanların sigara içmeyi ne kadar sevdiklerini bildiğine göre özgürlüğü ve ışığı ne kadar