— Mezar, Mezar ve Mezarlar Boyu Papatyalar
İlk gören, bunu uğursuzluk diye adlandırmadı.
Çünkü insan, büyük felaketleri ilk gördüğünde çoğu zaman onların ne olduğunu anlayamaz. Zihni, karşısındaki şeyi önce sıradanlaştırmaya çalışır. Bir buluttur der. Mevsim değişiyor der. Hava bozacak der. Kendini kandırmak, bazen aklı korumanın son yoludur.
Arluk’un kıyısındaki eski mezarlığın yanından geçen yaşlı köylü de önce öyle yaptı.
Sabah erkendi. Toprak hâlâ gecenin soğuğunu taşıyordu. Ayakkabısının altı nemli çamura hafifçe gömülüyor, bastığı yerde ince izler bırakıyordu. Elinde bir çuval, sırtında eski bir yün ceket vardı. Mezarların arasından değil, yanından geçiyordu sadece. Çünkü yaşayanların çoğu gibi, ölülerin çok yakınından yürümeyi sevmezdi. İnsan tanıdığı ölülerin adlarını taşlarda görünce, kendi sonunu da gereğinden fazla düşünmeye başlardı.
Tam o sırada durdu.
Başını kaldırdı.
Bulut oradaydı.
Tek başına.
Simsiyah.
Göğün geri kalanından kopuk.
Sanki bir ressam mavi göğe is kokusu taşıyan koyu bir leke sürmüş de onu orada unutmuştu. Ne tam hareket ediyor ne de sabit duruyor gibiydi. Yer değiştiriyormuş hissi veriyor ama bulunduğu noktadan ayrılmıyordu.
Adam bir süre baktı. Sonra mezarlığın içine göz gezdirdi.
Mezarların üstünde papatyalar vardı. İnce, narin, beyaz papatyalar… Bazıları yeni açmıştı, bazıları rüzgârla hafifçe sallanıyordu. O görüntü, mezarlıkların garip tesellisiydi işte. Ölümün üstüne bazen en çok hayat yakışırdı.
Yaşlı adam dudaklarını kıpırdattı. Kendi kendine konuşur gibi ama sanki toprağın altındakiler de duysun ister gibi:
“Mezar, mezar ve mezarlar boyu papatyalar…”
Sonra yoluna devam etti.
Ama aklı orada kaldı.
Çünkü içinde bir şey, çok küçük ama çok inatçı bir şey, ona dönüp bakmasını söylüyordu.
Dönmedi.
İnsan bazı korkulara adını koyarsa,