Metehan selçuk

Metehan selçuk
@Ditenze
Buralarda vakit geçiren yeni bir tür yazar.
Seni inciten şey hayat değil, hâlâ bazı insanlarda derinlik arıyor olman.
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Taş odanın içinde hava kıpırtısızdı. Ne dışarıdan bir rüzgâr sızıyordu içeri, ne de kandilin alevi doğal bir titreyiş gösteriyordu. Odanın ortasında yanan tek ışık, sanki çevresini aydınlatmıyor da yalnızca karanlığın içindeki yerini belli ediyordu. Duvarlar nemliydi; taşların arasına sinmiş rutubet, eski küf, soğumuş kül ve demiri andıran bir kan kokusuyla karışmıştı. Bu oda, uzun zaman önce dua için yapılmış bir yere benzemiyordu. Eğer bir zamanlar öyleyse bile, artık o niyet çoktan çürümüştü. Yerin ortasına büyük bir daire çizilmişti. Siyah külle. Ezilmiş kemik tozuyla. Kurumuş otlarla. Ve taze kanla. Dairenin kenarlarında, insan gözü ilk bakışta anlam veremeyeceği işaretler vardı. Ne rahip yazısıydı bunlar ne şaman işareti. Daha eskiydi. Daha kirliydi. İnsanın baktıkça unutmak isteyeceği türden çizgilerdi. Bazıları bir yarığı, bazıları bir çeneyi, bazıları da sanki iç içe geçmiş elleri andırıyordu. Ama hiçbirine uzun süre bakılmıyordu. Çünkü insanın içi, o sembollere fazla anlam yüklemeden önce bile daralmaya başlıyordu. Ko-yit dairenin içinde diz çökmüştü. Üstünde yalnızca ince, açık renk bir iç gömlek vardı. Gömlek çoktan bedenine yapışmış, pek çok yerinden kırmızıya bulanmıştı. Kollarında eski ve yeni onlarca çizik seçiliyordu. Bazıları kabuk bağlamış, bazıları yeniden açılmış, bazılarıysa az önce atılmış gibi hâlâ ağır ağır kanıyordu. Sağ elinde kısa, ince bir bıçak tutuyordu. Bıçağın ucu o kadar sık kana girmişti ki çeliğin kendi rengi neredeyse görünmez olmuştu. Yüzü solgundu. Dudaklarının rengi çekilmişti. Ama gözleri hâlâ yanıyordu. İnsan bazen çok kan kaybedince güçsüzleşmez; bazen tam tersine, içindeki tek bir saplantı bütün bedeni ayakta tutar. Ko-yit’i ayakta tutan da buydu. Saplantı. Korku. Taht. Kehanet. Ve o görünmeyen geleceği, doğmadan boğma
Siyangur adlı kitabımdan bugün yazdığım bir bölüm
— Mezar, Mezar ve Mezarlar Boyu Papatyalar İlk gören, bunu uğursuzluk diye adlandırmadı. Çünkü insan, büyük felaketleri ilk gördüğünde çoğu zaman onların ne olduğunu anlayamaz. Zihni, karşısındaki şeyi önce sıradanlaştırmaya çalışır. Bir buluttur der. Mevsim değişiyor der. Hava bozacak der. Kendini kandırmak, bazen aklı korumanın son yoludur. Arluk’un kıyısındaki eski mezarlığın yanından geçen yaşlı köylü de önce öyle yaptı. Sabah erkendi. Toprak hâlâ gecenin soğuğunu taşıyordu. Ayakkabısının altı nemli çamura hafifçe gömülüyor, bastığı yerde ince izler bırakıyordu. Elinde bir çuval, sırtında eski bir yün ceket vardı. Mezarların arasından değil, yanından geçiyordu sadece. Çünkü yaşayanların çoğu gibi, ölülerin çok yakınından yürümeyi sevmezdi. İnsan tanıdığı ölülerin adlarını taşlarda görünce, kendi sonunu da gereğinden fazla düşünmeye başlardı. Tam o sırada durdu. Başını kaldırdı. Bulut oradaydı. Tek başına. Simsiyah. Göğün geri kalanından kopuk. Sanki bir ressam mavi göğe is kokusu taşıyan koyu bir leke sürmüş de onu orada unutmuştu. Ne tam hareket ediyor ne de sabit duruyor gibiydi. Yer değiştiriyormuş hissi veriyor ama bulunduğu noktadan ayrılmıyordu. Adam bir süre baktı. Sonra mezarlığın içine göz gezdirdi. Mezarların üstünde papatyalar vardı. İnce, narin, beyaz papatyalar… Bazıları yeni açmıştı, bazıları rüzgârla hafifçe sallanıyordu. O görüntü, mezarlıkların garip tesellisiydi işte. Ölümün üstüne bazen en çok hayat yakışırdı. Yaşlı adam dudaklarını kıpırdattı. Kendi kendine konuşur gibi ama sanki toprağın altındakiler de duysun ister gibi: “Mezar, mezar ve mezarlar boyu papatyalar…” Sonra yoluna devam etti. Ama aklı orada kaldı. Çünkü içinde bir şey, çok küçük ama çok inatçı bir şey, ona dönüp bakmasını söylüyordu. Dönmedi. İnsan bazı korkulara adını koyarsa,
Bir yere vardık mı gerçekten Bu kavganın sonunda? Yoksa yine aynı yerde, aynı suskunluğun eşiğinde mi kaldık? Sözlerimiz, yarım kalmış bir koşu gibi tam damağımızda düğümlendi. Adımı, enine boyuna söylenip yavaş yavaş tükettin; ben ise yüzüme sürülen o yabancı rengi silmeden döndüm sana. Şimdi önümde dur… İstersen diz çök, istersen sus, ama inandır beni aşka. Çünkü gözlerine her baktığımda kendimi sakınmak zorunda kalıyorum; bir parçam sana akarken diğerim geri çekiliyor. Tut beni… Bir sars ki yerinden oynasın zaman. Çünkü senin yanında dakikalar bile karışıyor birbirine, geceyle gündüzün farkı siliniyor. Sesim… Her defasında boğazımda büyüyen ama dudaklarımdan çıkamayan cümlelerle dolu. Sanki bana ait olmayan kelimeler susmamı buyuruyor, ve ben her seferinde kendi dilimde bile yabancı kalıyorum.
Artık aptallar gibi beyaz tavşanı aramıyorum.