"Yenilginin tadını çıkardım uzunca bir zaman. Tıpkı çıktığım yolculukları gibi, görüştüğüm insanların sayısını da seyrelttikçe seyrettim. Kendimle kendim arasında gidip gelen yeni bir yol açtım. Günler, niçin uzadığını, biçim kıvrıldığını bilmediğim bir sarmaşık gibi dolanıp durdu boynuma.
Dünya bensiz de dünyaydı; darılmadım..."
"Sevgili Anneciğim,
Binlerce kez açıldım, binlerce kez kapandım yokluğunda
Kocaman bir dağ lalesi gibi
Ve kapkara göbeğini dünyaya fırlatacakmış gibi duran.
...Sanki mürekkebi rutubet olan bir kalem
Duvarlara hep senin resmini çiziyor
di’li geçmiş zamanda birçok resim,
Hep gülümsüyorsun
Aklının ortasında mavi bir yıldız varmış gibi
Ve o yıldız karanlık bir şubat akşamında
Durmadan soluyormuş gibi.."
Sıkıntılardan bir ev kurdum yıllar sonra. Güzel günlerimiz oldu. Ne parantez açmak isterdim ne bir virgül koymak.
Onlara ne söylemeliyim. Bir şey söylemem gerekir mi?
İnsanlar aradığında gelmezler, aramadığında keşke beni çağırsaydın derler. Zeyna ve Miss Marple hep çağırmadan geldiler. Onlar benim yalnızlığımın şeyhiydiler. İrtibat numaralarını hep saklayacağım. Hep gelecekler. Keşke beni çağırsaydın demeyecekler.
Bağırıp çağırmamanın türlü yolları vardır. İnsan yüzüne soğuk sular çarpmalıdır. Belki bir sakinleştirici almalıdır. Belki bir kedi okşamalıdır. Bir film falan bulmalıdır televizyonda. Kısa ve kesik yazmalıdır. Susup oturmalıdır. Kimseyi çağırmayın gelmeyecekler. Böylece rabıtaya oturmuş bir mürit gibi, gözleri fotoğraflarda kırmızı çıkan bir albino kediyi çağırıyorum. Pisi pisi.
"Ya gidecek başka bir yerin, başvuracak başka kimsen yoksa? Her insanın, hiç olmazsa gidebileceği bir yeri olması lazım değil mi? Zira öyle zamanlar oluyor ki, mutlaka hiç değilse bir yere gitmesi gerekiyor,"