Bazı kitaplar vardır, okursunuz ve ''Güzeldi'' dersiniz, ancak üzerine bir daha düşünme gereği duymazsınız, öylece kitaplığınıza kaldırır ve sonsuzluğa kadar unutursunuz onu. Bazıları vardır, okurken anlarsınız sizin için özel olacağını. Kitaplığınıza kaldırsanız bile durup dururken aklınıza esip aniden onu yerinden edip kitabı karıştıracağınızı, sayfaları ve satırları arasına gömdüğünüz onca duyguyu diriltmek için can atacağınızı bilirsiniz.
Karamazov Kardeşler benim için böyle bir kitap oldu işte, hüzünlü bir şekilde annemle ortaklaşa paylaştığımız kitaplığa kaldırsam da her pazar günü Anna Karenina'nın ölümünü okuduğum gibi Karamazov Kardeşler'den de kimi kısımları okumaya ve okumasam bile sıklıkla İvan'ı, Alyoşa'yı, Mitya'yı, Fedor'u, Gruşenka'yı, Katya'yı ve hatta İlyuşka'yı düşünmeye devam edeceğim. Ve hüzünlü bir şekilde fark edeceğim ki Dostoyevski'nin bana sunduğu o yaşam, hemen yanıbaşımda ilerleyen yaşamdan daha coşkun, daha güzel ve daha... daha gerçek gelecek.
Yazıldığı günden bu yana milyonlarca insanın yaptığı gibi İvan karakteri şöyleydi, Mitya toplumun şu kesimini teslim ediyordu, yazar Alyoşa karakterini yazarak bize şu fikri aşılamak istiyor diyebilirim. Ancak bu, tekrara girmekten başka bir şeye yaramaz. Çünkü bence Dostoyevski'nin kurduğu evrendeki karakterlerin her birine başlı başına birer roman yazsak yine de onları anlamayacak bir kesim hep var olacak. Üstelik, bizim tam olarak onları anlayabileceğimiz bile şüpheli!
Kusursuz bir aşkı, kusursuz bir babayı, kusursuz bir anneyi, kusursuz bir kardeşliği, kusursuz bir dostluğu, kusursuz bir toplumu, ''kusursuzu'' anlatsaydı, mutlu bir sonla bitseydi ''Karamazov Kardeşler'' belki, hatta muhtemelen bu kadar okunmayacaktı, bu kadar takdir edilmeyecek, yüzyıllar sonraki bir nesle hitap edemeyecekti.