Doğru zamanda, doğru ortamda, doğru ruh haliyle okunduklarında insanın hayatını derinden etkileyecek kitaplar vardır. Bir Tereddüdün Romanı benim için böyle bir kitap oldu. Çok uzun zamandır beni böylesine etkileyen, içimi büsbütün ürperten ve beni bu kadar hayat hakkında ciddi ciddi düşünmeye iten bir kitap okumamıştım.
Kitabın baş karakteri olan yazarımız kitabın yazıldığı dönemde ki (1930'lu yıllar) dünya vatandaşını simgeliyor. Ülkeler arasındaki gerginlik bireylerin hayatlarına yansımış. Yazarıyla, sanatçısıyla ve aydınıyla toplum batı ve doğunun çarpışmasından doğan gerginlikte boğuluyor. Yaşam ile ölüm, zenginlikle yoksulluk, gericilik ve ilericilik, demokrasi ve monarşi, özgürlük ve tutsaklık, fransızca ve italyanca, bakirelik ve sokak kadınlığı, içki ve uyuşturucu...
Yaşamın anlamı ne? Koskoca evrende bir bakteri kadar bile değerimiz yokken kendimize, hayatımıza ve düşüncelerimize yüklediğimiz bu anlam da ne? Revolverin tetiğini çekmek, köprüden atlamak, bir kutu hap içmek bu kadar kolayken neden yapamıyoruz? Neden mutsuz olduğumuz halde yaşamaya devam ediyoruz? Neden inat ediyoruz? Neden evleniyor, neden boşanıyoruz? Neden çocuk yapıyoruz? Neden yaşamdan hiç zevk alamadığımız halde yaşamaya devam etmeye mahkumuz?
Kitap boyunca bunları düşündüm durdum, belli ki bundan yüz yıl önce yazar da aynı soruları sormuş kendine. Yoksa kitabın adını ''Bir Tereddüdün Romanı'' koyar mıydı, romanındaki baş karakterinin yapayalnız ve mutsuz bir hayat yaşamasına izin verir miydi, öbür baş karakterinin defalarca kez ölümle yaşam arasında gidip gelmesine izin verir miydi?
Bu kitap ölümle yaşam arasında gidip gelen sana, kalabalıkların içinde kaybolan ona, mutluluğu asla yakalamamış ve yakalayamayacak olan bizlere gelsin...