Annie Ernaux kendi bireysel hafızasına, sıkılıp mızmızlanmasın diye toplumsal hafızayı kardeş getiriyor. Oturup 1940’ların başında yapılmış ata yadigarı sandıklarında ne var ne yok döküyorlar ortaya. Sonrası bildiğimiz evcilik oyunu. İkinci Dünya Savaşı anne, Fransız toplumu çocuk, ve Ernaux uzatıyor savaşın elleriyle sahte mamayı Fransız toplumuna. Bak bebek, bu mama, ye de büyü. Bebeğin gaz sancıları, bebeğin kusmuğu, bebeğin boku püsürü, sürünmesi, emeklemesi, kalkıp koşması..2. Dünya Savaşı’nın kucağında sallanıp uyutulmaya çalışılan Fransa toplumunun hem ilk gülücükleri hem karabasanları..
Bu anne rolündeki cenabeti bilmeyenimiz yok. Bu cenabetten sebep yazılan ilk kitap da bu değil. Gelin görün ki, Ernaux başka türlü anlatıyor.
Bu, şimdiki zamanı yutup, sürekli geçmiş zaman kipinde yazılmış bir kitap. Geçmişe takılıp kalmışlık değil anlatmak istediğim kuşkusuz, geçmişi çengeline takıp getirmek, getirip ayaklarımızın önüne indirmek gibi bir şey.
Bu, birinci tekil şahsın yaşadıklarını, üçüncü tekil şahsın gözlerinden anlatan bir otobiyografi. Yazarın kendini ikiye bölmüş, bu bölünmeyi hem sezdirip hem de bize unutturarak yazmış olması mükemmel bir detay.
Bu detay ki, ona bu kitaba tek bir biçimi yakıştırmamızın önüne geçiyor. Çıksa da biri bu roman dese, haklısın birader deriz, ama tarih kitabı da dese, yine haklısın deriz. Yok anlatı diye atlasa biri, biri belgesel diye itiraz etse, haklısın haklısın, sen de haklısın. Öyle bir zenginlik.
Dedenizin gençlik hikayelerini anlatmaya başladığı bir belgesel düşünün. Siyah beyaz. Sonra yavaş yavaş ekran renkleniyor. Kitabın sonlarında artık HD kalitesinde, bizim çocukluğumuzdan görüntüler yağıyor.
Bir tarihin içinde kendini, tanıklıklarını görmek de ne bileyim, acayip hissettiriyor. Biz de vardık hep buralarda, bu tarih
Kapakta üç çocuğa karşılık gelen üç balık var. Ve kitabın içinde canlı canlı kızartılan bir balığın tahammül edilmesi güç anlatısı. Bu kitabı özetle deseler sadece bunu söyleyip kenara çekilirdim.
Kitabın son sayfalarında okuru, ona ağlama molası verdiren bir infilak noktası bekliyor. Buraya kadar insana o kadar dehşetcengiz bir olay yok gibi görünüyor. Bildiğimiz ve “aman canım hangimiz yaralanmadık ki bu kadar?” dediğimiz meseleler yani. Öyle mi?
-Kurallara dayalı ama kuralların asla net ve tutarlı olmadığı bir çocuk yetiştirme modelinin tekinsizliğiyle korkutulmuş,
-alkolik ebeveynlerin her an patlayacak bir öfkenin gölgesinde kendi haline bıraktığı,
-sevgisizlik ve ilgisizlikle cezalandırılıp, hayat boyunca doldurulması mümkün olmayacak bir boşlukla parçalanan üç çocuk.
Çoğumuz için sıradanlaşan bu çocukluk yaralarının insanın ruhunu nasıl çizik içinde bıraktığını, kursakta kalan küçücük heveslerin birikip yutkunmayı nasıl zorlaştırdığını, ana babaların çok az şey yaparak bile çocuklarını nasıl yavaş yavaş öldürdüğünü, İskandinav edebiyatının kendine has sakinliğiyle anlatıyor yazar. Ve işte, bundan daha dehşet verici ne olabilir ki sorusuyla kalakalıyorsunuz.
Anlatım tekniği de oldukça yaratıcı. Anlatıcı, geçmişin anlatıldığı kısımlarda geleceğe işaret ediyor, geleceğin anlatıldığı kısımlarda geçmişe dönüyor. Zamanda bir yerde sıkışıp kalmışsınız, sonsuz bir döngüde kaybolmuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Başınız dönüyor. Ve bunun “Yetişkin hayatını sanki bir parantez içindeymiş gibi sürekli bir durma noktasında” yaşayan Benjamin karakterine verdiği gücü fark edince hayranlık duyuyorsunuz. Bir yazım tekniği düşünün ki, karakterinin ruh halinin kusursuz bir karşılığı olsun.
Akıcı ve yalın, oldukça yalın bir anlatım bekliyor okuru. Koca kitabı deviriyorsunuz,