Abimin önerisiyle okudum. Zaten aklımdaydı ama onun tavsiyesi okuma hevesimi devreye soktu. Kitaptaki kadının büründüğü kişiliği oldukça budalaca buldum. Erkek onu bir et parçası, kısacık ve tatlı bir kaçamak olarak görürken; kadının ona olan sadakati beni oldukça şaşırttı. Kimisi de böyledir işte; itilip hor görülmeyi aşk sanır.
Erkek onu hiç tanımıyor, yüzünü hatırlamıyor, gidip "Kim bu?" diye aramıyor... Kadın ona bir mektup yazmış, adamın duygulardan ve bir çocuktan ancak öyle haberi oluyor. Bence bir kadın, bir erkek tarafından hak ettiği değeri görmüyorsa ve sadece bir arzu kaynağı olarak görülüyorsa, o erkeği terk etmeli, unutmalı ve hayatını kendisini seven biriyle yaşamalıdır.
Kadın, bile bile kendisini sözde gururlu davranıp oğlunu ve kendisini ölüme sürüklüyor. Aklınca erkeğin kalbine birkaç sayfa mektupla her şeyi anlatarak ve "Fotoğraf göndermeyeceğim, beni hiç tanıma," diye sitem ederek adamın omuzlarına vicdan yüklemeye çalışıyor. Kardeşim, hayırdır? On üç yaşında görüp âşık olmuşsun; efendi adam dönüp bakmamış bile. Yani kadın, aslında kimi sevdiğinin de farkında ama saplantısı yüzünden budalaca davranıyor.
Öyle bir saplantı ki bu; sevdiği erkeğe olan ilgisini ve takıntısını çocuğundan çıkarıyor, çocuğunu da sevdiği adam olarak görüyor. Sizce bu normal bir tavır mı?
Baktım, 1948’de hikâyenin filmini de çekmişler. Yorumları okurken delirdim. "Çok güzel bir aşk," "Kız çok sevmiş," "Erkek hatalı, onu hiç hak etmiyordu," gibi resmen bir aşk güzellemesi yapılmış. Biraz ne izlediğinizin, ne okuduğunuzun farkında olun be!
Evet, erkek "Gelip bulacağım," dedi ama sen de aptal bir kadın değilsin; bunun yalan olduğunu, sözünde durmayacağını bilmen gerekirdi. Kimseyi sevemesen bile, eğer hayatta kalabiliyorsan stratejik yaşaman gerekirdi.
Hep kadına yüklendim