Geçmiş günler cazibelerini hiç yitirmemişti; hiçbir şeyi unutmamıştı, unutmak da istemiyordu; benim unutup unutmadığımı görmek için yazamasa da, telefon açamasa da, yine de biliyordu ki birbirimizi hiç aramamamızın sebebi aslında hiçbir zaman tam ayrılmamış olmamızdı; nerede olursak olalım, kiminle olursak olalım, karşımıza hangi engeller çıkarsa çıksın vakti geldiğinde tek yapması gereken gelip beni bulmaktı.
"Buldun da."
"Evet, buldum," dedi.
Bu çocuk bizim çocuğumuz gibiydi, varlığı sanki eskiden öyle aleni bir şekilde öngörülmüştü ki birden her şey aydınlandı; çünkü bu çocuğun adının Oliver olmasının bir sebebi vardı, çünkü Oliver her zaman benim kanımdan olmuştu, her zaman bu evde yaşamıştı, bu evin bir ferdi olmuştu, hayatlarımızın bir ferdi olmuştu. Bize gelmeden önce bile buradaydı, benim doğumumdan önce, nesiller evvel buraya ilk taşı dizmelerinden önce; o günle bugün arasındaki geçen yıllarsa zaman denen uzun yolculukta bir zerrecikten ibaretti. Onca zaman, onca yıl, temas edip geride bıraktığımız hayatlar, sanki hiç yaşanmamış olabilirlerdi ama yaşanmışlardı da - zaman, o gece geç saatte kucaklaşıp uyumadan önce Oliver'ın dediği gibi, yaşanmamış hayatın bedeli her daim zaman.
Piyano çalışını dinliyor musun? diye sordum o an aramızda olmayan ama benim yanımdan asla ayrılmayan kişiye.
Dinliyorum.
Biliyorsun, bunca yıldır debelendiğimi gerçekten biliyorsun.
Biliyorum. Ama ben de debeleniyorum.
Benim için ne güzel müzikler çalardın.
Içimden gelirdi.
Demek unutmadın.
Tabii ki unutmadım.
Bir an, tam Michel'in konuşmasını dinlerken bu gezegende gözlerimi yummasını isteyeceğim tek bir kişi olduğunu fark ettim. Onun da yıllarca konuşmasak bile avucunu gözlerimin üstünde gezdirmek için dünyaları aşıp geleceğini umuyordum, tıpkı benim de onun için yapacağım gibi.