BarTuna

BarTuna
@Ducasse_Lautreamont
Bir hayat!
öğretmen
Yüksek lisans
istanbul
İstanbul
13 okur puanı
Ocak 2026 tarihinde katıldı
Tahrik Şiiri “1970’ler”
Puan vermedi
“…yürek elbet acıyor esvap değiştirirken bizden artık akması beklenilen kan da aktı kovulduk ölümün geniş resimlerinden. Efsanelerden kovulduk… Biliniyor bizim mahsustan yaşadığımız biliniyor şarkıların sırası bizde biliniyor hayat bizden razıdır biliniyor otların sarardığı yerlerde güneş kurşunun değdiği tende heves kalmıştır.” İsmet özel “tahrik şiiri” özellikle yaşam denilen bu dünyada insanı sorgulatan ve karma yaşam döngüsüne bağlayan bir şiir anlatıyor. Tahrik kelimesi, kışkırtan ve harekete geçiren anlamı taşır. İsmet özel, bu şiirde modern insanı yorgun, yük altında ama hâlâ direnen bir varlık olarak anlatır. Şiir bir isyan değil sadece; aynı zamanda insanın varoluş sancısının yaşamsal bir kaydıdır. Tahrik şiirini anlayabilmek için biraz da 1970’lerin Türkiye’sini de bilmek gerekiyor. Toplumsal olarak gençler dünyayı değiştirme iddası ile gündeme oturuyordu. Milliyetçi kanat (sağ) ve devrimci kanat (sol) olarak iki kutba ayrılmıştı. Özellikle devrimci gençlerin “devlet baskısı, tutuklamaları, iç çatışmalar vesaire bu idealizmi kırdı. Şiirde geçen : “efsanelerden kovulduk”dizesi kahraman olan gençlerin artık sıradanlığını vurguluyor. “külçeler yüklüyüz, çıkmak istiyoruz yokuşu” Şehir atmosferini yansıtan 70’ler gençliği /ağır tarih yükü/sorumluluk/mücadele ve aynı zamanda yorgunluğunu tasvir ediyor. Şiirde en güçlü ve benim en çok beğendiğim dize: “kimsenin uykusunun fesleğen koktuğu yok” Fesleğen huzurdur, ritüeldir. Burada artık kimsenin uykusu bile huzurlu değil diyor. Şiirin sonunda “biliniyor” kelimesi sıkça tekrarlanır: bu kelime ironiktir, toplumun her şeyi bilmesi demek aslında hiç bir şeyi değiştirmez. Sahte bilgelik ve sahte farkındalıktır.
Erbainİsmet Özel · Tiyo Yayınevi · 201211,6bin okunma
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Puan vermedi
Aklıma Düştüğünde Sen aklıma düşünce ellerim tutuşuyor ellerim Sen aklıma düşünce yetmişinde ihtiyar Küçük bir sokakla arkadaş, biraz daha yaşasa sanki kıyamet kopacak Sen aklıma düşünce Parmak izlerinden tanınıyor; parkta reddedilmiş bir âşık Teşhis ediyorum çiziklerde o amansız veremi Sen aklıma düşünce Berlin’de dazlaklar saçlarını uzatıyor Sağdıcı oluyorum gelinler at üstünde Sen aklıma düşünce rütbesi sökülmüş babalar Yeniden dönüyor evlerine Çocuklar şen şakrak, çocuklar şen şakrak, çocuklar. İçimdeki gardiyan mahsustan unutuyor Mahkûm odalarının kilitlerini… İyi halden yırtıyorum Sen aklıma düşünce gül kokulu kızım Sırrını çözüyor Mısır’da piramitlerin Kalbim beter oluyor sen aklıma düşünce Sen aklıma düşünce ne güzel heceliyor Bir kekeme dört kitabı Sen aklıma düşünce bendeki tuhaflıklar Bir bir yok oluyor, bitiyor bendeki bu yabani başkaldırış Toplanıp dert ediniyorlar ülkeyi konken oynayan kadınlar Sen aklıma düşünce bir kuyunun içinde Yusuf’a mektup geliyor kör olmamış babası Ve anlıyor “bir ülkeye hükümdar olacak” güzel yüzlü o çocuk Sen aklıma düşünce Diyarbakır Radyosu “Sarı Gelin” çalıyor Sen aklıma düşmüşsün, ben içine türkünün Sen aklıma düşünce
Sevgili HuzursuzluğumBülent Parlak · Selis Kitaplar · 2010651 okunma
Puan vermedi
"Bu kitaplara," diyor Yukio Mişima, "yaşamla ve bu dünyayla ilgili hissettiğim ve düşündüğüm her şeyi yansıttım." Bereket Denizi, Japonya'yı asırlar boyunca besleyen kültürel unsurların birer birer yok edilişinin destansı hikâyesi. Hayatı da romanları kadar çarpıcı olan Yukio Mişima'nın sayfalarında gezindikçe, bir kültürle birlikte bu kültüre inanmış yazarın da kendi sonuna doğru nasıl ilerlediğini görebiliyoruz. Çağdaş Japon Edebiyatı’nın en önemli yazarı olarak kabul edilen Mişima, ironi ve ölüm önsezisinin damgasını vurduğu bu can alıcı trajediyi yansıtıyor. “Toru, denize bakmaktan yorulunca masanın üzerindeki el aynasını alır, kendine bakardı. Solgun, biçimli yüzünde, sürekli hüzünle dolup taşan, güzel gözleri vardı. Kaşları ince ama mağrur, dudaklarıysa yumuşak ama kararlıydı. Fakat en güzel yeri gözleriydi. Bedenindeki en güzel yerin gözleri olmasında alaycı bir yan vardı; delikanlının kendi güzelliğini saptayacak olan organı, en güzel yeri olmalıydı.” -Bu yaşama yayılan kötülük, ben-bilinciydi. Aşkla ilgili hiçbir şey bilmeyen, gözünü bile kırpmaksızın kan döken, soylu başsağlığı mersiyeleri düzerken ölümün tadını doyasıya çıkaran, bir dakika olsun daha çok yaşamak için çabalarken dünyayı yıkıma çağıran bir ben-bilinci. "Hayır; ömrüm boyunca bir anlığına bile olsa zamanı durdurmam gerekmedi. Alın yazısı diye bir şey varsa, benim alın yazım da zamanı durdurmayı becerememektir. Benim için, gençliğimin doruğu denilebilecek hiçbir dönem yoktu; dolayısıyla o ânı durdurmak zorunda hissetmedim kendimi. İnsan tam doruktayken durdurmalı zamanı. Yaşamımda hiçbir doruk noktası saptayamıyorum. Üstelik ne tuhaf; pişmanlık filan da hissettiğim yok. Hayır; gençlik geçip gittikten sonra da insanın zamanı var. Bir doruğa ulaşılıyor, sonra da o an geliyorsa, o zaman küçük
Meleğin ÇürüyüşüYukio Mişima · Can Yayınları · 2019304 okunma
Puan vermedi
Arthur Schopenhauer, “sıkıntı” (can sıkıntısı, boşluk, hayatın anlamsızlığı) meselesi: • İnsanın varlığı iradeye bağlıdır. Yaşamak, istemek ve sürekli arzulamak demektir. • Arzu = acı. Bir şeyi istediğimiz sürece tatminsizlik yaşarız, ulaştığımızda ise kısa süreli haz vardır. • Arzular tatmin edilince insan boşluğa düşer. İşte bu boşluğun adı sıkıntıdır. Yani Schopenhauer’a göre insan yaşamı iki uç arasında gidip gelir: 1. Acı (istediğini elde edememek) 2. Sıkıntı (elde ettikten sonra boşluk duygusu) Bu nedenle sıkıntı, onun felsefesinde neredeyse kaçınılmaz bir varoluş durumudur. Çözüm olarak: • Sanatla, estetik hazlarla iradeden bir süreliğine kopmak, • Merhamet ve başkalarıyla empati kurmak, • Nihayetinde ise arzulardan uzaklaşmak (asketik yaşam) önerilir. • Para kazanmak için çalışırken acı ve çaba var. • Para kazanıldıktan sonra “e şimdi ne yapacağım?” sorusu geliyor → sıkıntı. • İnsan yeni bir hedef koyuyor, döngü baştan başlıyor. Onun için Schopenhauer’un çözümü, hep “bu döngünün dışına çıkmak” üzerine: sanata, müziğe, felsefeye, estetik bakışa ve hatta derin bir içsel dinginliğe sığınmak. Schopenhauer’a göre insan yaşamı iki uç arasında gidip gelir: Acı (istediğini elde edememek), Sıkıntı (elde ettikten sonra boşluk duygusu) İnsanın varlığı iradeye bağlıdır. Yaşamak, istemek ve sürekli arzulamak demektir. Arzu = acı. Bir şeyi istediğimiz sürece tatminsizlik yaşarız, ulaştığımızda ise kısa süreli haz vardır. Arzular tatmin edilince insan boşluğa düşer. İşte bu boşluğun adı sıkıntıdır. Onun için Schopenhauer’un çözümü, hep “bu döngünün dışına çıkmak” üzerine: sanata, müziğe, felsefeye, estetik bakışa ve hatta derin bir içsel dinginliğe sığınmak.
Arthur Schopenhauer - Toplu Eserler 2Arthur Schopenhauer · Yason Yayıncılık · 201671 okunma
Puan vermedi
Kuzeyliler, eskiden dünyanın bir dişbudak ağacının dallarında asılı durduğuna inanırlarmış. Derin kökleri ve yuvarlak tepeleri olan ağaç işte. Ağaçtan maksat karanlığa boyun eğen gizemi olmasıydı. Gizemi burda işte hikayesi derin olan, karanlıklarda gölgesi olan ağaçtan kim korkmaz ki! Bazı ağaçların ne kadar süredir ayakta olduğunu biliyor musun? Kuzey mitolojisinde dünyanın merkezinde Yggdrasil adı verilen devasa bir dişbudak ağacının bulunduğuna inanılırdı. Bu ağaç yalnızca bir bitki değil, varoluşun omurgası kabul edilirdi. Dalları gökleri taşır, gövdesi insanların yaşadığı dünyayı (Midgard) sarar, kökleri ise yeraltının karanlık diyarlarına kadar uzanırdı. Kuzeyliler için bu mit şunu anlatıyordu: Dünya sabit ve kusursuz değildir; köklerinden sürekli aşınan, ama yine de ayakta kalmaya çalışan büyük bir ağaç gibidir. İnsan da o ağacın bir dalında yaşayan küçük ama anlamlı bir yolcudur. Bir viking şarkısı önerisi: herr mannelig
Montague Amca'nın Dehşet HikayeleriChris Priestley · Tudem Yayınları · 2009230 okunma