Bünyelerimiz o kadar değişim göstermişti ki savaş sırasında kadınlıktan çıkmıştık. Kadınlara has şeyler... Aybaşı filan... Anlarsınz işte... kalmamıştı... Savaştan sonra doğuramayanlar oldu.
“Sonuna kadar kalan tek şey -ölümden sonra çirkin olma korkusu. Kadınca bir korku... Mermi paramparça etmesin de ne olursa olsun... Bilirim çünkü nasıl olduğunu... Kendim topladım paramparça bedenleri...
Sofya Konstantinovna Dubnyakova, Sıhhiyeci”
- Erkekler... Şey... Bizi anlamazlardı bazen...
Fakat albayimiz Ptitsin'i cok severdik. "Baba" derdik ona. Baskalarina benzemezdi, kadin ruhundan anlardı.
Moskova önlerinde, ordumuz çekilirken, en zor zamanda yani, demisti ki bize:
"Kızlar, Moskova şurası. Size bir kuaför getirteceğim.
Kaşlarinizi, kirpiklerinizi boyatın, saçlarınızı yaptırın. Aslında yasaktır ama ben güzel olmanızı istiyorum. Savas uzun... Yakinda bitecegi de yok...»
Ve bir kadın kuaför getirmişti bize. Saçlarımıza perma yaptirmiş, boyanmıştık. Nasıl mutlu olmuştuk…
Şehrin birinde bizi sıraya sokup hamama götürdüler. Erkekleri erkek bölümüne, bizi -kadın. İçerideki kadınlar bastı çığlığı, herkes bir yerini örtüyor:”Askerler geliyor!” diyerek. Kız mıyız erkek miyiz ayırt etmek mümkün değil ki: Başlarımız tıraşlı, üzerimizde askeri üniformalar. Bir seferinde tuvalete gidelim dedik - kadınlar polis çağırdılar.
Erkekler molada ateş yakar, bitlerini silkeler, kurutur. Ya biz ne yapalım? Bir binanın arkasına saklanıp orada soyunuyoruz. Bir örgü kazağım vardı - her milimetresine, her ilmeğine bitler sinmişti. Görsen miden bulanır. Baş biti, vüvut biti, kasık biti… Bende hepsinden mevcuttu… Erkekerin yanında icabına bakamazdım ki…