Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı adlı romanı, Osmanlı minyatür sanatının en görkemli zamanlarında geçiyor. Roman bir cinayet ve gizemle başlıyor. Roman boyunca yalnızca cinayetleri çözmeye çalışmıyoruz arka planda kim olduğumuzu, tarihimizi, ve tarihimizi anlatırken sanatın nasıl bir rol oynadığını da görüyoruz. Sanatın sadece estetikten ibaret olmadığını, ne kadar siyasi olabildiğini de ne de güzel anlatmış Pamuk.
Roman boyunca farklı anlatıcıların ağzından kim olduklarını ve düşüncelerini okuyoruz. Bazen eşyalar, hayvanlar, ağaçlar ve hatta para ve ölüm anlatıcı olarak söz alıyor. Orhan Pamuk burada merkezi belirsiz roman anlayışının bir örneğini kendince uyguladığını söylüyor, çok katmanlı bir hikaye ile nefis, nefis, nefis bir iş çıkarmış.
Romanda sanat, bireysellik, gelenek, taklitçilik veya daha çok özgünlük temeli oluşturan konulardan. Doğu ile Batı arasında sıkışmış bir coğrafyada tarihten anlatılarla zenginleştirilmiş, renklendirilmiş bir hikaye sunuluyor bizlere.
Minyatür sanatında perspektifin yokluğunu İslam inancıyla açıklıyor ve resmin yasak olduğu İslam dinince minyatürün Allah’ın bakışıyla bizlere gösterdiğinden neden farklı resmedilmesi gerektiğini anlatıyor, burada bireyselleşmenin yasak olduğu bir sanat anlayışı ve toplum vurgusu var. Sanatta da Doğu ile Batı arasında sıkışıp kalmış olmanın ikilemini yaşayan karakterler kendi içlerine dönüp baktıklarında bu çatışmanın esiri oluyorlar. Burada romandaki en belirgin metafor olan ve romana da ismini veren kırmızı rengi devreye giriyor yine. Tutkuyu, insanın en derin arzularını, hırslarını ve cinayeti simgelerken, diğer yandan kırmızı minyatür sanatının temel bir unsuru olarak Osmanlı’da neden önemliydi açıklanıyor.
Ayrıca minyatür sanatçıları arasında körleşme mitine sık sık yer veriyor ve körleşen bir