Bütün bu ahval gösteriyor ki, Türkler idare ve inzibat hususunda İstanbul'a son derece merbutiyet göstermişlerdi. Şairler İstanbul'un güzelliklerini terennüm ederler, devlet erkânı bu enfes beldeyi ecnebi nazarlara göstermeye bile kıyamazlardı.
Bu tedbir, İstanbul'dan dışarıya ve dışarıdan İstanbul'a firarilerin girip çıkmasına mâni olmak için ittihaz olunurdu. Bazen mekkâriciler, Topçular,Otakçılar,Yedikule ve bahçelere ve sair gizli yerlere konarlar, "nice firariler içeruden taşraya ve taşradan içeruye getirüb bunun emsali fezahatleri zuhur" ederdi.
O zamanlar Karagümrük'te bir han vardı. Burada mekkâri başı otururdu. Rumeli 'den gelen mekkâriciler ya bu hana veyahut ona semt olan yerlere konarlar, gelirken de giderken de Topkapı'dan geçerler, başka kapılardan geçemezlerdi. Gidecekleri zaman götürecekleri kimseleri, o zamanın tabiriyle, kiralarını mekkâri başı nezaretiyle tutup giderlerdi.
En evvel düşünülen nokta, İstanbul'a Rumeli ve Anadolu'dan göç gelmesine mâni olmak ,şehirde inzibatı ihlal edenleri İstanbul'dan uzaklaştırmaktı. "İslam'dan ve kefereden" göç geldiği haber alınır alınmaz, bunlar şehrin kapılarından içeri sokulmaz, gümrük eminine şiddetli emirler gönderilirdi.