Medeniyetimizi oluşturan manevi dinamiklerin dışa dönük zâhiri bir zenginlik ve gösterişi değil; içe dönük bir derinlik ve yüceliği hedef aldığını söyleyebiliriz. Bu bir bakıma zâhire nispetle bâtını kıymetli kılar. İlkeler böyle belirlenince; medeniyet unsurları da bu ilkelerden neşet eden nispetlere, gelişmelere, biçimlere ulaşır.
Taşrada fert cemiyete tahakküm edemez; cemiyet de ferdi alabildiğine ezemez. Herkes ve her şey bir ilahi hudut, bir hiyerarşi, asırların oluşturduğu bir ahenk ve düzen içinde kendine bir yer bulur.
Bütün bu ahval gösteriyor ki, Türkler idare ve inzibat hususunda İstanbul'a son derece merbutiyet göstermişlerdi. Şairler İstanbul'un güzelliklerini terennüm ederler, devlet erkânı bu enfes beldeyi ecnebi nazarlara göstermeye bile kıyamazlardı.