Bu yıl çabuk geçti. Geçen yıl bu zamanlar özgür bir insandım: Yasadışı sayılıyordum ama yine de özgürdüm; bir adım, bir ailem vardı, tutkulu, hareketli bir ruhum, sağlam, sağlıklı bir bedenim vardı. Sürüyle şey düşünüyordum çok uzakta da olsa: İşimi, savaşın sonunu, iyi ile kötüyü, eşyanın niteliğini, insanın davranışını düzenleyen yasaları; dağları da düşünüyordum, şarkı söylemeyi, aşkı, müziği, şiiri... Kaderin iyi niyetli olduğu konusunda müthiş kesin, delice bir güven vardı içimde; öldürmek, ölmek yabancı, edebi kavramlar gibiydi. Günlerim kederli, neşeli de geçse değerliydi benim için, yaşanan olumlu günlerdi; gelecek günler büyük bir zenginlik gibiydi önümde. O günlerden elimde kalan, bugün ancak açlık ve soğukla baş etmeye yetiyor; kendimi öldürebilecek kadar canlı değilim.
Yaşadığımız çağı, tüm acılarıyla tek bir resimde canlandıracak olsam bu tanıdığım tabloyu ele alırdım: Başı eğilmiş, omuzları çökmüş kederli bir adam, gözlerinde, yüzünde düşüncenin izi bile yok.