İnsan hep bir şeylere sahip olduğunda “tam” olacağını düşünür. “Şu evi de alayım, şu işe de gireyim, şöyle bir insan olursam her şey tam olacak.” Bunlar daha sonraki bölümlerde üzerinde konuşacağımız arzulardır ve seni tamlık halinden ziyade düalistik sistemin içinde tutmaya devam eder. Yani bilinç gerçeği görmek, öze dönmek yerine, maddeye bağlı bir şekilde yaşamaya devam eder.
Patanjali’ye göre kişi aslında zaten “tam”dır. Sadece zihnin yarattığı bu benlik bilincinden dolayı kendini ayrı olarak algılar. Bu yüzden de Patanjali insanı ne olması gerektiğini görmeye değil, aslında ne olmadığını görmeye iter. Cesurdur. Ve yolu da cesaret gerektirir. Her ne kadar insan özünü bulmak istediğini söylese de, ne olmadığını ya da ne olduğunu zannettiğini görmek, bununla yüzleşmek kolay değildir. Çünkü aslında insanın kafasında ne olduğuna dair bir fikri vardır ve biraz da kendisini nasıl görmek isterse öyle görür. Örneğin, o sinirlenmez, aksine birileri onu sinirlendirir. O kıskanmaz, birileri onu kıskandırır. Evet o adama bağırmıştır ama adam da hak etmiştir hani. İşte bütün bunlar normal seyrinde devam eden bir hayatta yaşanması doğal olan olaylar olsa da, kendini bulmak isteyen biri bu yaşananlar aracılığıyla birer birer kendine dair her şeyi görmeye başlar. İçeride bir şey “Kral çıplak!” diye bağırır. Ve bir kere insan kendine bakmaya başladıkça, artık istese de gözünü kendinden alamaz. Görmek istediği, istemediği her yönünü görmeye başlar. Kolay değildir bu yüzleşme; insan her adımında sarsılır... Bu yüzden de cesaret gerektirir. “Kişi modifikasyonları kontrol edemediği zamanlarda, modifikasyonlara göre kişilik sergiler.”
Zihni bilmese de insanın bilinci nereden geldiğini bilir. Ne amaçla burada olduğunu ve nereye dönmek istediğini. Ve bu da insanda bir türlü
Zihin kişinin hayatı boyunca yaşadığı her şeyi kaydeden bir araçtır. Nasıl bir bilgisayarda verileri klasörler içinde depolarız, zihin de aynı bu şekilde yaşadığı her konu hakkında veri depolar ve bu verilere göre modifikasyonlar yani düşünce kalıpları oluşturur. Basit bir örnekle açıklarsak, küçükken kırmızı bir tişört giydin ve o gün en sevdiğin arkadaşın bu renk sana hiç yakışmamış dedi. Arkadaşının bu fikrini zihninde onayladığın takdirde, zihin “Kırmızı renk bana yakışmıyor” modifikasyonunu oluşturur. Ve hayatında bu modifikasyonu değiştirecek başka bir olay yaşanmadığı müddetçe de, aradan uzun yıllar geçmesine rağmen hâlâ kırmızı giymiyor olabilirsin. Sen nedenini bilemesen de sebebi zihninde saklı duran bu bilgidir.
Kırmızıyı sevmezsin, kahveyi seversin, Meltem adında biri sana bir şey yapmıştır, o olayı hatırlamasan bile sana göre nedensizce olsa da Meltem isimli kızları sevmezsin ve bu böyle hayatın boyunca devam eder... Her yaşanan olayda zihin yeni modifikasyonlar yaratır. İşte biz de bütün bunların toplamını kendimiz zannederiz ve “Ben böyle biriyim” deriz.
Patanjali senin kendin zannettiğin bu karakterin, aslında ulaşmaya çalıştığın gerçek benliğinin üzerini kaplayan modifikasyonlardan ibaret olduğunu ifade eder. Öz benliğini bir ayna gibi düşünürsen, modifikasyonlar da bu aynanın üzerini kaplayan toz taneleri gibidir. Bütün bu yaşam deneyimin boyunca o kadar çok düşünce kalıbı oluşturursun ki artık ayna tamamen tozla kaplanmış olduğundan, baktığında kendini değil, kendin olduğunu düşündüğün bu kalıpları görürsün. Yoga pratiği ile amacın bu kalıplardan özgürleşerek kim olduğunu bulmaktır. “Hayatta yaşadığın deneyimlerin ve yaptığın diğer pratiklerin ardından yoga pratiği başlar.”
* Ehlileştirme sürecinde, yeterince iyi olabilmeye çabalamak için zihnimizde bir mükemmellik imgesi yaratırız. Herkes tarafından onaylanmak ve kabul görmek için nasıl olmamız gerektiğine dair bir imaj yaratırız. Özellikle Anne, Baba, Kardeşler, din adamları ve öğretmenlerimiz gibi bizi sevmesini istediğimiz kişileri memnun etmeye çalışırız. Onların gözünde yeterince iyi olabilmek için mükemmellik imajı yaratırız ama bir türlü bu imaja uygun olamayız. İmajı biz yaratırız ama bu imaj gerçek değildir. Asla bu imaja uygun mükemmellikte olamayız. Asla!
Mükemmel olmadığımız için de kendimizi reddederiz. Bu öz-reddedişin boyutu, yetişkinlerin onurumuzu ne kadar etkin bir biçimde zedelediğiyle doğru orantılıdır. Yeterince ehlileştirildikten sonra artık sorun başkaları için yeterince iyi olmak değildir. Kendimiz için yeterince iyi değilizdir. Çünkü kendi mükemmellik imajımıza uygun değilizdir. Olmayı arzu ettiğimiz gibi olamadığımız için olmamız gerektiğine inandığımız gibi biri olamadığımız için kendimizi affedemeyiz. Mükemmel olmadığımız için kendimizi affedemeyiz.
Olmamız gerektiğine inandığımız gibi olmadığımızı biliriz. Bu yüzden kendimizi sahte, riyakâr, dürüst olmayan biri gibi hissederiz. Kendimizi gizlemeye çalışırız. Olmadığımız biri olduğumuz imajını vermeye, kendimizi öyleymişiz gibi göstermeye çalışırız. Bunun sonucunda kendimizin suni olduğunu hissederiz ve başkalarının bunu görmesini engellemek için sosyal maskeler giyeriz. Başkalarının bizim göründüğümüz gibi olmadığımızı keşfetmelerinden çok korkarız. Başkalarını da kendi mükemmellik anlayışımıza göre yargılarız. Doğal olarak onların da asla bizim beklentilerimizi karşılaması mümkün olmayacaktır.
“Nicholas, eğer insan, biraz olsun varlığı yöneten gizemli amaçlara dair bir şey üretme çabası içindeyse, insanoğlunun bu amaçları kösteklemek için uydurduğu bazı gelenekleri yıkmak zorundadır.”