Öyle zannetti ki çıkardığı sesten değil çıkarmadığı sesten mesuldür insan en fazla. Gün gelir hissetmediğin acının da hesabı senden sorulur, kalbimden sorumsuzum sanma.
Yazıcı köle bir taşın üzerine çökmüş, ellerini dizlerine bırakmış, orta parmağının üzerindeki nasıra bakıyordu dikkatle, felâket zamanlarında gündelik hayatın en sıradan bir ayrıntısını uzun uzun incelemenin bizi geri döndüreceğini zannetmemiz gibi. Oysa keder kalbine geçmişti. Haberi yok, biraz dikkatli baksa bulutlar devrilecekti.
Çünkü en dokunaklı ifadeler -kimse kanmasın kopyanın süsüne püsüne-, müsveddede, elin yazısında saklıdır. Onlar ruhun esinle yüz yüze geldiği anın aracısız tanıklarıdır ve göklerden inen ateşin dumanı tüter hâlâ üzerlerinde. İki bakış arasında çözülen tanrısal sözleşme. Onlar sahicidir. İdealar dünyaya inmiştir. Karanlıktır, karışıktır, dilbilgisi kuralları, mantık akışları ihlâl edilmiştir; çünkü söz, geldiği gibi dökülmüştür kalemin ucundan, onu çevirmeye bir aracı gerekir. Çoğu kez bu aracı kendisi olur sanatkârın. Cümleleri derler toplar, sıraya koyar, ayıklar, anlaşılır kılar. O zaman ilk büyü sakatlanır, her kopya gibi o da aslından uzaklaşır ama yazı herkes için olarak meşrulaşır. Yazının kaderidir bu. Temiz kopyalar sıradan okuyuculara kalsın, aklı kalbinde olan okuyucu müsveddelere taliptir. Onlarda yıldırım çarpmasına uğrayan ruhun işaretleri vardır zira.
...iç geçirdi kandilci ve yakaracak bir dileği olan herkes gibi derdini ateşe açtı. “Ey alev,” dedi. “Bir tapınağı yakacak kadar gücüm var ama sen gibi ben de söndüm söneceğim. Kanadı kırık olduğu için yolları yürüyen bir kuş, denizde boğulan bir balık kadar yalnızım.”