Mandalyat, Bozburun ve Gökova körfezlerinde, öyle koylar vardır ki bir torba dolusu ada sayılabilirler.Ada denince akla denizle çevrili kara parçaları gelir, ama oralarda adalarla bölünen mavi deniz parçalarına rasgelinir. O boy boy adalar arasında biricik şemsiye taşıyan ancak iki kişilik küçük adacıklar bulunduğu gibi, gür ormanlarıyla rüzgarlar da salınan iki-üç millik koca adalar da var. Öyle temiz masum adalar ki bunlar, insan hacetini görürken uyuyan bir çocuğun yüzünü pisletiyormuş gibi utanıyor.
Yan yana otururduk, kimi sefer o konuşur ben dinlerdim, kimi sefer ben konuşurdum o dinlerdi. Saatlerce susardık, bazen sanki birbirimizin düşüncesini dinlerdik. Onunla birlikteyken yanımda kimse yokmuş gibi olurdu. Bazen acaba ben o muyum, yoksa o ben mi, diye düşünürdüm.
Ne kap, ne kacak; gönül dolusunca yaşıyorum. Zamanı hep yatay sanırlar. Ben geçmişte yokum, gelecekte yokum, şimdi dikine varım, yükselmesine sonsuz, derinlemesine sonsuz..
Bir istasyona daha geldik, telgraf mı, telefon mu tellerinde kargalar, müzik defterinin çizgileri üzerinde kara notalar gibi sıralanmışlardı. Ama onlardan müzik değil, süreli bir “gak! Gak!” Çıkıyordu.