Ve belli ki yeni tecrübelerr ve hislere karşı duyulan çocuksu duyarlılık, teknik kabiliyetin büyümesiyle ters orantılı. Terbiye edildikçe sertleşiyor ve yiyip içmeyi, uyumayı, görmeyi ve duymayı sorgulamaksızın kolayca ve miskince kabul etmekle suçlanır hale geliyoruz. Her yeni gün yılların doldurduğu kuyuya yeni bir damla eklerken daha pervasız, duyarsız ve seve seve pasif biri olup çıkıyoruz.
Ben hissettiğim, düşündüğüm ve yaptığım şeyim. Varlığımı yapabildiğim ölçüde etraflıca ifade etmek istiyorum çünkü varlığımı ancak bu şekilde canlı tutabileceğim fikrine kapıldım. Ama neysem onu ifade edeceksen, bir hayat standardına, bir sıçrama noktasına, bir tekniğe ihtiyacım var - kendi kişisel ve acınası küçük kaosumu gelişigüzel ve geçici de olsa yerli yerine koyabileyim diye. Bu standardın ya da sıçrama noktasının ne denli sahte ve dar görüşlü olması gerektiğini yeni yeni öğreniyorum.
Yüzleşmekte zorlandığım şey tam da bu işte.
Ben memnun değilim çünkü benim payım sınırlı, tıpkı diğerlerininki gibi. İnsanlar ihtisas yapıyorlar; insanlar kendilerini bir fikre adıyorlar; insanlar "kendilerini buluyorlar".
Asla istediğim bütün kitapları okuyamayacağım; olmak istediğim bütün insanlar olamayacağım ve yaşamak istediğim bütün hayatları yaşayamayacağım. Kendimi istediğim bütün becerileri edinecek kadar eğitemeyeceğim. Bunları neden istiyorum? Hayatımda mümkün olan zihinsel ve fiziksel tecrübelerin tüm renklerini, tonlarını ve çeşitlerini tatmak ve hissetmek istiyorum. Ve korkunç derecede sınırlıyım.