Elimde umut denen o en eski ve en dayanıklı bastonu almış, çile odalarından fırlayan dervişler gibi soluk soluğa gözlerimdeki serabın parıltılarına doğru koşuyormuşum. Boşuna koşuyormuşum tabii..
Anlaşılan insanoğlunun, kendi yaratttığı şeyi bile elinde tutamayacak kadar zayıf ve çaresiz bir yaratık olduğunu bilmiyormuşum daha. Hatta ben, kendi dışımda kalan birçok şeyi bilmediğim gibi, ne yazık ki insanın aradığını hiçbir zaman hiçbir yerde bulamayacağını da bilmiyormuşum..
Artık yalnızdım. Arkadaşlarla anlaşamıyordum. Insanların kaçınılmaz ikiyüzlüluğünü görüyordum. Bir gazozluk dostlar Herkes tren yolculuğundaki sūreksiz tanıklıkla yetinir gibiydi. Çok para lafları Hoşlanmıyordum.