Atatürk, Kadın Esirgeme Kurumu’nun Ankara Orduevi’nde düzenlediği geceye geldiğinde ve kurum üyelerinden birisinin verdiği izahatta, “Yoksul kadınlara yardım ediyoruz…” demesi üzerine, şu cümleleri not ettirmişti: “Kadın denilen varlık, kendiliğinden yüksek bir varlıktır. Onun yoksulluğu olamaz. Kadına yoksul demek, onun bağrından kopup gelen bütün beşeriyetin yoksulluğu demektir. Eğer insanlık bu halde ise, kadına yoksul demek layık görülebilir. Gerçek bu mudur? Kadın dünyada çalışan, başarı kazanan, zengin olan, maddi ve manevi zengin insanları yetiştirmiş, ona yoksul sıfatı verilebilir mi? Verenler varsa, onlara nankör denilse doğru olmaz mı? Bizce kadın Türk tarihinde olduğu gibi, bugün de en muhterem mevkiinde, her şeyin üstünde, yüksek ve şerefli bir varlıktır.”
“Bir savaş günü, bir insanı on yıl yaşlandırabilir. Çünkü ateş altında insan, kendi hayatı ile oynar. On yıllık tabii ve arızasız bir yaşayışın hiçbir anında insan, kendi hayatını, kozları başkalarının, yani düşmanının elinde olan böyle açık ve kesin bir oyuna vermiş değildir. Fakat eğer o harp gününde teraziye konulan yalnız sizin kendi hayatınız değil de, yüzlerin, binlerin, on binlerin de hayatı ve sorumluluğu ise, işte o zaman Mustafa Kemal’in dediği gibi, “ölümden daha ağır olan” bu sorumluluk içinde yoğrulan karar adamının duydukları ve çektikleri, onu bir günde insanüstü kılabilir.