Kubbe, oldukça erken bir form. Roma’da (Panteon), Bizans’ta (Aya Sophia), Rönesans’ta (Michelangelo San Pietrosu)! Ama kubbe, asıl İran’da ve elbette Osmanlı’da yetkinliğe ulaşır. Doğan Kuban’ın Mimarlık Kavramları’nda belirttiği gibi, “Kubbe, Osmanlı-Türk mimarlığında […], yapının bütün biçimlenmesini yönelten ana öge olarak ortaya çıkar; Büyük Osmanlı camilerinde gördüğümüz gibi kubbe, yapıyı taşlandırır, fakat ondan bağımsız kendi kimliğini ilan etmez. Anıtsal kubbeli yapı tarihinin en son, tutarlı aşaması bu olmuştur.“
Bilinen öyküdür: Mevlana’nın babası Bahaüddin Veled, 1231 yılı kışında, kısa süreli bir hastalıktan sonra öldüğünde, Selçuklu veziri Muinüddin Pervane, Mevlana’ya, ölünün türbesi ne büyüklükte bir türbe yapılmasının uygun olacağını sorunca, onun, eliyle gökkubbeyi göstererek, “Bundan daha büyüğünü yapabilir misiniz?“ dediği, “Hayır” yanıtını alınca da, “Öyleyse, bırakın da bu kubbenin altında yatsın!“ diye ilave ettiği rivayet olunur. Bu öykü hem sınırsız bir yüceltmenin hem de sınırsız bir alçak gönüllüğün birlikte dile getirildiğini tanıklık ediyor.
1789 Büyük Fransız devrimi, her şeyden önce, burjuvazi, soylu sınıflara karşı iktidara taşıyan bir Burjuva devrimi idi; kendine özgü tarihsel ve toplumsal koşullarda gerçekleşmiş, özgün bir devrim!.