Selamün aleyküm,
Kitabı okumaya ilk başladığım vakit beni cezbeden iki şey oldu: Biri ileride kafe açmak gibi bir hayalimin olması, ikincisi ise kafedeki yiyecekler oldu. Özellikle de kokuları... Doğrusu kendimi bu konuda Karabasan'a hak verirken buldum.
Tabii ki kitabın sadece bu kafe işleyişi beni bu incelemeyi yapmaya itmedi. Kitabın konusu beni hem bu zamanda ki yani bu dünyadaki kendi zamanıma sık sık döndürdü ve tefekkür etmemi sağladı.
Özellikle son kısımlarında gözlerim sık sık dolmaya başladı. Hele ki (alıntısını da yazacağım) ezanı ilk duyduğu zaman ki hisleri beni ne kadar duygulandırdı ve mahcup etti ki anlatamam. Yazarın kitabın başında yazdığı ben de o tüm ülkelerde ki Müslüman kardeşlerimi hatırladım ve utanmakla beraber kendi ülkem adına korktum. Ve bunun için Allah'tan yardım istedim.
Leyla'nın ve yanındakilerin teslimiyetini, kararlılığını biz gösterebilir miyiz?
Biz uzak durabilir miyiz inci tohumlarından?
Ya da duruyor muyuz?
Belki de yapabilirdik fakat ben 28 Şubat hikâyelerini bilen biri olarak bu kitapta olduğu gibi bir duruma itilmekten korktum. Çünkü inci tohumlarımız bizi hiç rahatsız etmiyor değil mi? Onlara savaş açmak boykot etmek zor geliyor değil mi?
Fazla söze ne hacet, beni gerçekten tam manasıyla etkileyen kitaplardan biri oldu. Bu kitabı ve yazarının diğer kitaplarını mutlaka okumanızı tavsiye ederim.
* Bu arada bahsetmedim fakat kitabın içindeki azıcık romantizm, sizi çöllerde serap gördüğünüzü sanmanıza ve yanına gittiğinizde vaha olduğunu anlamanıza sebep olabilecek kadar kafa karışıklığı içeriyor söylemekte fayda var.
İnci tohumlarımızdan kurtulmamız duası ile...
Selametle