Bazı şeyler paylaşılmaz. Kendi arzumuzla daldığımız okyanuslardan korkmayalım; korku bütün oyunları bozar. İnsanoğlu, cehennem ateşlerinden geçince anlar bunu. Birbirimizi sevelim, ama kimsenin sahibi olmaya çalışmayalım.
Öldük, boşluktaki büyü bozulmadı, üstelik ölümden umduklarımızı da bulamadık. Burada zaman yok; daha doğrusu hem var hem yok. Yeryüzündeki zamana göre düşünüyoruz, ama burda zaman algısı yok olduğu için bir dakika mı geçti, bir asır mı, bir milenyum mu anlayamıyoruz. Hz. Muhammed, ağaç altında otururken eli yanındaki su testisine değmiş, testi devrilmiş, peygamber kendisinden geçerek on sekiz bin âlemi gezmiş, çeşitli hayatlar yaşamış, aradan asırlar geçmiş; ağacın altına geri döndüğünde bakmış ki devrilen testiden dökülen su daha toprağa bile değmemiş. İşte halimiz bu. Zaten bir şey fark etmiyor. Bildiğim tek şey ölümün, uzun bir bekleyiş olduğu. Ama inancımız var ; biliyoruz ki her ölü bir gün mutlaka dirilişi tadacaktır.
Sonsuzluğu algılayacak bir organa sahip olmadığım için o kavram sadece uzun belki çok uzun bir zaman demektir bana göre. Niçin geçmiş, gelecekten daha kısa? Ölüm, doğum, hayat… Kolayca söylediğimiz kelimelerin anlamını bilsek dehşetten donar kalırdık. Dirilerden daha fazla bir şey bilmememiz garip değil mi?