Göğüs, beden her zaman tektir, içinde barınan ruhlar ise iki ya da beş değil, sayılamayacak kadar çoktur, insan yüz zardan oluşmuş bir soğana, pek çok iplikten dokunmuş bir kumaşa benzer
Öyle sanıyorum ki insan zihni derinliklerindeki karanlığın içinde sorunları incelemekte, geri çevirmekte ya da kabul etmekte kullandığı bazı tekniklere sahip. Bu tür etkinlikler bazen insanın sahip olduğunu bilmediği yönlerini ilgilendirir. Kimbilir kaç kere zihnimiz dertli ve acılı, ıstırabımızın sebebini bilmeden yatağa girmiş, sabah uyandığımızda belki de karanlıktaki zihinsel faaliyetin ürünü olan yepyeni bir yöneliş, bir sarahat bulmuşuzdur. Öyle sabahlar da vardır ki, kanımız coşkunlukla kaynar, karnımız, göğsümüz sevinçle germeger, kıpır kıpırdır, oysa düşüncemizde buna sebep ya da gerekçe olacak hiçbir şey yoktur.
Belki de Liza dünyayı Kutsal Kitap'ı kabul ettiği şekilde, bütün çelişkileri ve terslikleriyle kabul ediyordu. Ölümden hoşlanmıyor, ama var olduğunu biliyordu, karşısına çıktığında da şaşırmadı.
Samuel ölümü düşünmüş, onunla oynamış, hakkında felsefe yapmıştı belki, ama gerçek anlamda inanmıyordu ölüme. Õlum onun dünyasının bir unsuru değildi. Kendisi de, etrafındaki herkes de ölümsüzdü. Somut olarak karşısına çıktığında ölüm bir rezaletti, derinden hissettiği ölümsüzlüğün reddiydi; duvardaki tek çatlak yapının tamamen çökmesine sebep oldu. Bana kalırsa Samuel tartışmayla kendini ölümden kurtarabileceğini düşünmüştü öteden beri. Ölüm onun şahsi rakibiydi ve alt edebileceği bir rakipti.
Liza'nın nezdinde ise ölüm ölümdü, o kadar: vaat edilen ve beklenen şey. Hayatına devam edebiliyor, o kederli haliyle bir tencere fasulyeyi fırına verip altı turta pişirebiliyor, cenaze törenine katılacak konukları doyurabilmek için tam olarak ne kadar yemek gerekeceğini hesaplayabiliyordu.
Liza mekânlara bağlanmazdı. Mekânlar Cennet'e giden yolda mola verilen duraklardı sadece. Işin kendisini sevmezdi, ama yapardı, çünkü iş vardı ve yapılması gerekirdi. Ve yorulmuştu. Sabahları onu yatakta tutmaya çalışan ağrılarla ve tutulmalarla mücadele etmek giderek zorlaşıyordu, ama asla yenilmemişti onlara.
Cennet'e giysilerin kirlenmediği, yemek pişirip bulaşık yıkamak gerekmeyen bir yer olarak hevesleniyordu. Cennet'te içten içe tasvip etmediği bazı şeyler vardı. Fazla şarkı söyleniyordu; ayrıca vaat edilen cennet tembelliğiyle uzun süre hayatta kalmayı Seçkinlerin bile nasıl becerebildiğini anlamıyordu. O Cennet'te yapacak bir şey bulurdu. Vakit geçirtecek bir şeyler olmalıydı mutlaka yamanacak bir bulut, merhem sürülecek bitkin bir kanat. Cübbelerin yakalarını ara sıra tersyüz etmek gerekirdi belki; ayrıca doğru ya doğru, Cennet'te bile süpürgenin ucuna bez bağlayıp temizlene cek, örümcek bağlamış bir köşe olmadığına inanamıyordu.
Insanlar, işlerini yaparken (yani emekleriyle bir faaliyette bulunurken) bireysel, fiziksel ve zihinsel güçlerini dışavurmakta, kısaca kendilerini ortaya koymaktadır. İşte böylesi gerçek bir faaliyet durumu olan bu süreç içinde insanlar gelişmekte ve kendi gerçek benliklerini bulmaktadır. Demek ki emek, yalnızca belirli bir hedefe (üretime) yönelik olarak kullanılan bir araç değil, aynı zamanda kendisi de başlı başına amaç olan bir olgudur. Emek ya da çalışmak, insan enerjisinin en anlamlı biçimde ifade bulmasıdır diyebiliriz. İşte bu nedenden dolayı çalışmak, insana zevk ve haz vermektedir. Marx'ın kapitalizme yönelttiği en önemli eleştiri, zenginliğin insanlar arasında adil olmayan bir biçimde dağıtılmış olması değil, çalışmayı zoraki, yabancılaşmış ve anlamsız bir çabalama haline getirerek, insanları "topal birer canavara" dönüştürmesidir. Emeği, insan bireyselliğinin dışavurularak ifade bulması olarak gören Marx, bu görüşünü "insanları hayatları boyunca belirli bir işin kölesi olmak durumundan kurtarmak gerek" şeklinde dile getirmiş ve insanlara yeni bir vizyon sunmuştur