Ben biliyordum zaten. Ama bilmemek istedim. Bilmezden gelmek bazen en iyisi. Bilmemeyi istiyorsun çünkü. Öyle olmamasını. Ama elinden bir şey gelmiyor. Kendi gerçeğini yaratıyorsun sonra, o gerçeğe öyle bir sarsılıyorsun ki seninle beraber herkes inanıyor.
İnsan olarak, başka hiçbir varlıkla kıyaslanamayacak kadar gizemli bir varlık olduğumuzu kabul edersek, kendimizi tanımak bu gizemi çözmek demek. İçimizde taşıdığımız potansiyel güçler aynı. Ama herkesin karşılaştığı problemler değişik olduğu gibi, aynı olan problemleri ele alıp işlemesi de farklı. Aslında hepimiz arıyoruz da neyi aradığımızı bilmiyoruz.
Ne acı ki kendinde bulduğu çözüm bir türlü hayata geçemedi. Bir ihanet gibi içinde kaldı. "Bu saatten sonra asla mümkün değil," diyerek zihninin en ücra köşesine donmaya gönderdi asla gerçekleştiremediği arzusunu, yapmak isteyipte yapamadıklarını. Lâkin görecekti ki duygularını, ihtiraslarını ve arzularını bastırdıkça ve yok olacağını sandıkça sevdikleri adına yaptığı bu fedakarlık içten içe farklı duygulara dönüşecekti...
Fedakarlık yaptıklarına karşı hep bir diyet isteği olacaktı içinde. Düşüncelerini köklü bir surette değiştirirse hayatın da kendisine yardımcı olacağını sanıyordu. Oysa geleceğe şekil veren asıl güç içindeydi. Gerçek ve köklü değişim gerçek bir bilinç aydınlanması ile mümkündü.
Zaten, bir felakete sükûn ve itidalle tahammül edenlerin manzarası, o felaket için ağlayıp çırpınanların manzarasından çok daha korkunç ve ezicidir. Kuru ve sabit gözlerin arkasında nasıl bir ateşin yandığı; yavaşça kalkıp inen göğsün içinde nelerin kaynadığı bilinmediği için insan mütemadi bir ürkeklik ve tereddüt içinde üzülür...