Mezara doğru yürürken, rüzgar pelerinini hafifçe omuzlarından aldı ve yere düşürdü. Umursamadan, sevdiğini gömdüğü toprak üzerinde büyüyen o garip ağaçtan gözlerini ayırmadan mezara doğru yürümeye devam etti. Ağacın yanına geldiğinde hasretle elini kaldırdı, dokunmak istedi lakin ellerindeki kanı, lekeleri fark etti ve dokunmaktan hayâ etti.
Küskün bir çocuk gibi ağacın dibine oturdu. Sırtını ağaca verdi. Başını dizlerinin arasına aldı ve o kirli kollarla kendisini sardı. Düşmanlarının kanını dökmeye başladığında ufak ufak kirlenmişti elleri. Mezarda yatan merhûme durumu fark edince sıkı sıkı tutmuştu o elleri. Hıçkıra hıçkıra, titreye titreye ağlayıp göz yaşlarıyla yıkamıştı... Yaratıcı onun kalbindeki üzüntünün ve göz yaşlarının hatrına affetmişti kendisini ve ellerini temizlemişti... Şimdiyse dans eden kara alevleri andırır gibi dirseklerine kadar kirlenmişti elleri. Ağlamak istedi ama ağlayamadı... Varoluşa ve yok etmeye dair bir çok kudret kendisinde olsada yapamadı...
Yorgun bir şekilde kafasını kaldırdı ve ağacın pürüzsüz kabuğuna dayadı. Milyarlarca boyut ve evren görmüştü ancak bu ağacın bir benzerini hiç görmemişti. Sanki "onu" unutması mümkünmüş gibi Yaratıcı o ağacı sevdiğine benzeyen şekilde büyütmüştü. Gövdesi onun teni gibi bembeyaz ve pürüzsüzdü. Onun gözlerindeki ayni maviyi taşıyan damarla süslenmişti. Yaprakları onun saçları gibi gür ve gece rengindeydi ve yine onun saçlarındaki yıldızları anımsatan ufak gümüşten benekleri vardı. Eli yok edilmesi mümkün olmayan vücudundaki o tek yaraya; boynunun sol tarafına gitti. Yaranın üzerinde hafifçe ve istemsizce gezdi. O yarayı bırakan sevgilisinin elini aradı... aradı... aradı... Ama Bulamadı... Aynı şeyi defalarca denemişti; hiç bir zaman da bulamamıştı. Şaşırmışcasına hafifçe kafasını ağca vurdu ve tekrar