Öyle Bir Uğradım 2
Bazen bir kitabı bitirdiğinde öylece kalırsın… Ne tam üzgünsündür ne de rahatlamış. İçinde bir şey eksilmiş gibi olur. İşte ben “Öyle Bir Uğradım 2”yi bitirdiğimde tam olarak bunu hissettim.
İlk kitaptan hatırlarsın, Ukde geçmişi değiştirmek için 1998’e gitmişti. Bu kitapta ise işin duygusal yükü çok daha ağırlaşıyor. Çünkü artık sadece bir zaman yolculuğu okumuyoruz; bir insanın kendini silmeye razı oluşunu, aşk ile kader arasında sıkışıp kalışını izliyoruz.
Ukde… Gerçekten çok zor bir karakter. İlk kitapta daha net, daha keskin kararlar alırken burada tamamen duygularıyla aklı arasında kalıyor. Eflah’a olan hisleri onu hem güçlü yapıyor hem de en zayıf noktasına dönüştürüyor. Kendi doğumunu engellemeye çalışması zaten başlı başına trajik ama beni asıl yıkan şey, sonunda sadece varlığının değil hatırasının da silinmesi oldu. Unutulmaktan korkan birinin gerçekten unutulması… işte orası kalp kıran noktaydı.
Eflah… Ah Eflah. Kitabın en saf, en sevilesi karakteri. Ukde’ye olan sevgisi o kadar temiz ki, insan ister istemez ona daha çok bağlanıyor. Belki de hikâye boyunca değişmeyen tek kişi o. Ama onun da Ukde’yi unutması… Bu detay kitabın en ağır darbelerinden biriydi benim için.
Piraye ve Kenan tarafı ise açıkçası okuması en zor kısımlardı. Bir anne ve baba figürünün bu kadar rahatsız edici şekilde yazılması insanı ister istemez geriyor. Özellikle geçmişleri ve yaptıkları, Ukde’nin neden bu kadar kırık bir karakter olduğunu çok net açıklıyor. Ama yine de bu karanlık tarafın bu kadar ön planda olması yer yer yorucu geldi bana.
Taner için ayrı bir parantez açmak lazım. Onun hikâyesi bence eksik bırakılmış gibi. Kendi dünyasına dönmesi önemliydi ama sonrasında ne hissetti, nasıl devam etti… bunları okumayı isterdim. Olcay’ın ölümü ise bende “bu
Benim için okurken sürekli fikir değiştirdiğim, bitirdiğimde de uzun uzun düşündüren kitaplardan biri oldu.
Başta açıkçası hikâyeye hemen kapılamadım. Olaylar yavaş ilerliyor, karakterler hemen kendini açmıyor. Nina’nın geçmişi, annesiyle olan ilişkisi, Vanessa’nın o “kusursuz” görünen hayatının arka planı derken kitap daha çok karakter çözümlemesi gibi başladı. Hatta bazı yerlerde “bir tık daha kısa olabilirmiş” diye düşündüğüm oldu. Ama sonradan fark ettim ki yazar aslında bizi acele ettirmiyor; karakterlerin zihnine yavaş yavaş sokuyor. Ve bu sabrın karşılığını ikinci yarıda fazlasıyla veriyor.
Nina karakteri benim için kitabın en güçlü taraflarından biriydi. Onu sadece dolandırıcı olarak görmek mümkün değil. Hayatın onu getirdiği noktayı, annesinden öğrendiği o “küçük oyunların” nasıl büyüdüğünü görünce ister istemez empati kuruyorsun. Yaptıkları doğru mu? Değil. Ama neden yaptığını anlıyorsun. Bu da karakteri çok gerçek yapıyor. Vanessa ise bambaşka bir yerden kırık… Dışarıdan bakınca her şeye sahip ama içi bomboş. Sürekli görünür olma ihtiyacı, o kusursuz hayatı sürdürme çabası aslında çok yorucu ve bir o kadar da üzücü geldi bana.
Kitapta en sevdiğim şeylerden biri de şu oldu: kim haklı, kim suçlu asla net değil. Bir bölümde Nina’ya hak veriyorum, diğerinde Vanessa’ya. Sürekli taraf değiştirerek okudum ve bu durum beni hikâyenin içinde tuttu. O klasik “iyi-kötü” ayrımı yok, herkes gri. Zaten bence kitabın asıl gücü de burada.
Sosyal medya kısmı ise çok tanıdık ve biraz da rahatsız ediciydi. O mükemmel hayatlar, kusursuz görünen paylaşımlar… Hepimizin gerçek olmadığını bildiği ama yine de kapıldığı o dünya. Kitap bunu çok güzel yüzümüze vuruyor. Sadece Nina’nın yaptığı dolandırıcılık değil, aslında herkes bir şekilde bir şeyleri “pazarlıyor”. Bu düşünce kitap