Bütün çile ile dolu bir hayatın imtihanından sıfırla ayrılmak vicdanı ölçülerine sığmıyor.
Acaba ölüm olayının varlığa sunduğu mutlak sıfır mı? Ölüm, hiçliğin kapısı mıdır? Gerçekte bu sıfır , hayat imtihanın sahnesinde de gözüküyor. Her şeyin fani, vefasız oluşu, olayların üzerimizdeki izleri olan hatıralarında zamanla silinmesi, unutmak denilen o müthiş hem de kurtarıcı musibet, daha yaşarken hayat yolunda adım adım öldüğümüzü göstermiyor mu? Herşey bir hiçe doğru götürüyor sanki. Bunca varlıkların gayesi, varlıklarının hikmeti bizi bir yokluğa teslim etmekmiş. Ölen varlıktan bir eser, en ufak bir iz, ancak kendinin olan bir unsur kalsa ümit de yaşayacak, sanki ölmeyeceğim. Lakin ölüm, bizde bizim olan her şeyi silip süpürüyor. Kaybedilen sadece kendi varlığımız da değil; onunla birlikte bütün kainatı kaybediyoruz. Her zerresi bizimmiş gibi sahiplik duygu ve iradesi ile yaşadığımız bu kâinatın bir zerresini bile feda edemezken bütününü birden bırakıp da gitmek, insanın kendi gücü ile başaramayacağı bir imtihandır.