Sağır bir odaya kapandığımız zaman dışarıda uğuldayan şehirden ne kadar eminsek, ölülerimize de o kadar inanalım! İçinden bir kere geçip, bir daha görmediğimiz bir sokakla , bir ölünün farkı ne? O sokağı görmediğimiz ve bir daha görmeyeceğimiz halde yerinde sanıyoruz da, ölülerimizi, belki göreceğimiz halde yok biliyoruz. Bir inanış farkı...
İnanmayız da, onsuz yaşamaya nasıl razı oluruz? Razı da olmayız. Her şeye rağmen onsuz yaşamaya alışmamak elimizde değildir. Ah, alışmak!.. Hislerimizin şimşeğini bir saniyenin ummanında bir katre kadar yaşatıp yutan dipsiz uçurum...
Sokak bekçileri, -ki şahıs ve biçimlerini çok merak ederdim- gecenin beklenmeyen bir saatinde sopalarını taşlara vurarak < yangın var!> diye bağırdıkları zaman, yatağından zıplayıp bir daha uyumak imkanı bulamayan bir ben vardım.
İçimde tedailer birbirini kovalardı. Yangından kundak sokma tabirine geçer ve <kundak sokmak> tabirinin tedaisiyle gözümün önüne alev alev yanan bir evin tavan arasında unutulmuş, kundaktaki bir çocuk gelirdi.