Şimdi, birdenbire, üstünde uygarlığın doğduğu ülkeler koparılıp alınmış; Hristiyan inancının yerini Peygamber’e bağlılık, Roma hukukunun yerini İslâm hukuku, Yunan ve Latin dillerinin yerini Arapça almıştı.
Bir yerde söz biter: iki kişi karşılıklı kendini tekrarlamaya başlar. Yeni başlayan ilişkiler bile eskir böylece. Hemen kaçacaksın ki aklın orada kalsın.
Elli yıl gibi kısa bir süre içinde İslâm istilâsı (!), Çin Denizi’nden Atlantik Okyanusu’na dek yayıldı. Hiçbir güç buna karşı koyamıyordu. İslamiyet, ilk darbede Pers İmparatorluğu’nu devirdi (637-644). Kısa bir süre içinde, sırasıyla, Suriye (634-636), Mısır (640-642) ve Afrika’yı (698), Bizans İmparatorluğu’ndan koparıp aldı. Sonra İspanya’ya ulaştı (713). Hiçbir direnişle karşılaşmayan bu ilerleyiş, sekizinci yüzyılın başına dek hızını yitirmedi.
Kilise, dinsel bölgeleri, imparatorluğun yönetim bölgelerinin modeline uygun olarak düzenlemişti. Genel bir kural olarak, her piskoposluk bölgesi bir civitas’a denk düşüyordu.
...altıncı yüzyılın başlangıcından itibaren, civitas sözcüğü, “piskoposluk kenti”, piskoposluğun merkezi anlamını kazanmıştır.
*Civitas, Latince yurttaşlık; devlet; şehir devleti anlamına gelir.