Öyle olmuş, böyle olmuş. Bekleyenle beklenenin beklentilerinin birbirine uymadığı çabuk anlaşılmış. Bir kadından diğerine geçilmiş, bir evden başka bir eve, bir işten ötekine, bir umuttan bir umuda, bir yıldan bir yıla. Ama yarın dediğimiz şey ısrarla yüründüğünde illaki varılacak ferah bir düzlük değilmiş. Yaşamak, ağzında tuttuğu kendi kuyruğunun peşinde koşan bir köpek olmakmış. Zaten dünya da yuvarlakmış, başladığı yere dönmek eşyanın tabiatıymış.
Günahta her şey gibi unutulabilen bir şeydi. Ayrıca zaman vicdanın ağrı kesicisiydi. Zaman ağrıyı acayip hafifletiyordu. Sonra bir an geliyor, insan, sona eren bir migren krizinin ardından pırıl pırıl uyanır gibi, yükünden tümüyle kurtuluyordu. Vicdandan kurtulmak böyle bir şey olmalıydı…
Aklımda kendimi ılık bir ırmağın üstüne bırakmak gibi garip bir hayal vardı. Çok anlamsızdı. Ama dinlendiriciydi. Gözlerimi yumuyordum. Suları berrak ve ılık bir ırmağın akıntısında gidiyordum. Irmak yavaşça akıyordu. Dönemeçlerde tatlı bir hız kazanıyordu. Ben suyla birlikte söğüt ağaçlarının altından geçiyordum. Gölgeden güneşe çıkıyordum. Isınıyordum. Irmağın kenarındaki çimenlere, çiçeklere dokunuyordum. Yüzmüyordum, vücut ağırlığım kendiliğinden yok oluyordu. Kaslarım, kemiklerim hafifliyordu. Zihnimdeki lekeler kayboluyordu. Lekesiz oluyordum. Sonsuz gün ışığı beni okşuyordu. Ölüyordum.
Bir keresinde, kendine korkunç işkenceler yapan bir hastam olmuştu. Ona neden böyle şeyler yaptığını sorduğum zaman, 'Bunları bana dünya yapmasın diye, karşılığını vermişti. Sonra, 'Dünyanın neler yapacağını görmek için biraz beklesenize,' demiştim. O da, 'Anlamıyor musunuz? Eninde sonunda oluyor bunlar, bu şekilde hiç olmazsa kendi yıkımımı kendim yönetiyorum,' diye yanıt vermişti."