Patolojik veya karmaşıklaşmış bir yasta ise bu süreç, ölen kişiye yönelik sevgimize eşlik eden güçlü nefret duyguları nedeniyle kesintiye uğrar. Melankolide ise kaybedilene duyulan bilinçsiz nefret dönüp bizi ele geçirir: bir zamanlar başkalarına karşı duyduğumuz öfkeyi, o kişilerle bilinçdışı bir şekilde özdeşleştiğimiz için artık kendimize yöneltiriz. Vazgeçemediğimiz şeye dönüşürüz.
Bu yaygaracı öz-suçlamalar aslında içselleştirilmiş olan başka bir kişiye yönelik suçlamalardır. Melankolikler kaybettikleri kişiyle tamamen özdeşleşmişlerdir. Bu durum her zaman için gerçek bir ayrılık ya da ölüme işaret etmez. Kaybedilen kişi, melankoliğin sevdiği ya da sevmiş olduğu, hatta sevmiş olması gereken biri olabilir. Ama bir kez kayıp gerçekleştiğinde bu kişinin imgesi melankoliğin egosuna transfer olur. Kaybeden kişiye yöneltilen öfke ve nefret de benzer bir şekilde yerinden edilmiştir, böylelikle egonun terk edilmiş nesne olduğuna hükmedilir. Freud'un meşhur sözüyle "nesnenin gölgesi" egonun üzerine düşmüştür ve ego artık melankolik öznenin acımasız eleştirisine maruz kalacaktır. Mızraklar artık bumeranglara dönüşmüştür.
Nevrotiğin kötü bir düşünce veya dürtüye sahip olduğu için huzursuz olduğu bir durumda, melankolik kendini kötü bir insan olmakla suçlayacaktır. Bu şikayet ontolojiktir, kendi varoluşuna ilişkindir. Nevrotik kişiler diğerlerinden daha aşağı veya yetersiz hissedebilirken melankolik kendini değersizlikle suçlayacaktır, sanki hayatı bir günah ya da suçtan ibaret gibidir. Yetersiz hissetmekle kalmayıp, yetersiz olduğunu bilir. Burada şüpheden çok kesinlik vardır. Melahkolikler kendilerini kusurları için sonsuzca kınarlar. Mahtıklı tavsiyeler veya ikna yoluyla durdurulamazlar.