Kendi duygu ve düşüncelerimizi açıkça ifade edip, kendi değer ve inançlarımıza uygun kararlar vermek görevimizdir. Diğer bir insanın bizim gibi ya da bizim istediğimiz gibi düşünüp hissetmesini sağlamak bize düşmez. Böyle bir şeye kalkışırsak, kişisel acıların ve duygusal sarsıntıların yaşandığı ve sonuçta hiçbir şeyin değişmediği bir ilişkinin içinde bulabiliriz kendimizi.
Sık sık rastlanan "büyük aşk" diye anlatılan bir yalancı sevgi biçimi de putlaştırıcı sevgidir. Eğer kişi kendi güçlerinin üretici bir biçimde dışarı taşmasıyla bir özdeşlik bir Ben'lik duyacak düzeye gelmemişse, sevdiği kişiyi "putlaştırmak" ister. Kendi güçlerine yabancılaşmıştır, onları sevdiği kişide arar, ona tapar, onu tüm mutluluğun, ışığın, sevginin kaynağı olarak görür. Bu süreçte kendini tüm güçlerinden yoksun bırakır, sevdiği kişide kendisini bulacağı yerde onda kendini yitirir. Hiçbir put kendisine tapan kişiye kendinden beklenenleri veremeyeceği için geçen zamanla birlikte düş kırıklıkları başlar ve çare olarak yeni bir put aranmaya başlanır. Bu tür putlaştırıcı sevgide özellik, sevginin birden doğması ve ilk anlarında çok şiddetli olmasıdır.
Dünyaya gelen insan yavrusu nörolojik, devinimsel ve ruhsal olarak gelişmesini ve olgunlaşmasını tamamlayamadığı için, kendi içinde kaynaklanan ve dışardan gelen uyarımları yatıştırmaktan, kendisini sakinleştirmekten yoksundur. Bu yüzden onun ihtiyaçlarını algılayabilen dikkatli, duyarlı bir nesnenin "özgül eylemi" gereklidir. Diğer bir deyişle, ihtiyaçlarından dolayı çığlıklar atan, öfkeyle tepinen, ağlayan bebeğin yardımına koşan bir nesne olmalıdır.
İnsanın kökensel güçsüzlüğü, böylelikle, tüm ahlaki gerekçelerin ana kaynağını oluşturur. Bu da insan yavrusunun kaderini sımsıkı ötekine bağlar.