Son zamanlarda elim, hep başkaldırılarıyla ve bağımsızlıklarıyla iz bırakan kadınlara gidiyor: Virginia Woolf, Lou Salome, Simone de Beauvoir, Ursula K. Le Guin, Clarissa Pinkola estes, Füruğ Ferruhzad, Nilgün Marmara, Jane Austen... Şimdi bu zincire Sylvia Plath da eklendi. Ve tıpkı diğerleri gibi, o da yüreğimde bir burukluk bırakarak, hatıralarımda kalacak.
Sırça Fanus’u okurken zaman zaman “Veronika Ölmek İstiyor”un havasını hissettim, ama bu benzerlik, Plath’ın yaşam öyküsünü öğrendiğimde dağılıp gitti. Çünkü bu kitap neredeyse çıplak bir iç döküş, öylesine gerçek ve sarsıcı ki, duygular doğrudan içime işledi. Her kadının, en azından bir bölümde kendinden bir şey bulabileceğini düşünüyorum.
Esther’in verdiği mücadele, “tek başıma yapmalıyım” ya da “yapmak zorundayım” düşüncesiyle örülüydü. Bu yalnızlık hissi, onu yavaş yavaş bir yıkıma ve derin bir buhrana sürükledi. Özellikle babasına duyduğu özlem ve annesine karşı geliştirdiği öfke, ruhsal çözülmesinde önemli bir yer tutuyor. Ancak eserde havada kalan, daha derinleştirilebilecek bazı noktaların da olduğunu belirtmek gerek.
Yine de Plath’ın dili, samimiyeti ve cesareti beni fazlasıyla etkiledi. Sırça Fanus, sadece bir karakterin çöküşünü değil, aynı zamanda sessiz bir haykırışı ve kadın olmanın yükleriyle baş etme çabasını anlatıyor. Sessizliğin içindeki çığlıkları duymak isteyen herkesin okuması gereken bir eser.