Ne zamandır okumak istediğim bir kitaptı “Martin Eden.” Sonunda bu harikulade eseri okuma mutluluğuna eriştim ama bitirdiğimde okurken ne kadar büyük bir haz aldıysam aynı ölçüde müthiş bir burukluk hissettim. Okumaya başlar başlamaz bir anda Martin’in hikâyesini bir köşeden izleyen sessiz bir konuk olarak buldum kendimi. Onun duygu ve düşünce dünyasına yaptığım bu uzun yolculukta mutluluğunu, aşkını, hüznünü ve hayal kırıklığını yüreğimin en derininde hissettim. Bunda eserin kendisi kadar kitabın çevirisinin de büyük bir payı olduğunu düşünüyorum. Cümleler, kelimeler öyle güzel ifadesini bulmuş ki Türkçede, satırların arasında dolaşırken onları tekrar tekrar okumaktan kendimi alamadım.
“Karşısında yaşamaya değer bir şey vardı işte; kazanmak için savaşmaya, mücadele etmeye ve evet, uğruna ölmeye. Kitaplar haklıydı. Dünyada böyle kadınlarda vardı. Karşısındaki onlardan biriydi. Gencin hayal gücünü kanatlandırmıştı; gözlerinin önünde açılan kocaman aydınlık tuvallere saçılan devasa ve belirsiz şekillerde aşk, romans ve bir kadının uğruna girişilen kahramanlıklar vardı artık…”(s.11)
Romana eşlik eden dörtlükler de son derece etkileyiciydi.
“Bitirdim ben…
Koydum lavtamı kenara.
Mor üçgüller arasında
Gölgeler asılı durdukça
Şakımak da sona erdi, şarkılar da.
Bitirdim ben…
Koydum lavtamı kenara.
Eskiden bülbüller gibi erken,
Çiy düşmüş çalılarda öterken,
Kestim artık sesimi.
Yorgun bir ketenkuşuyum şimdi.
Dudağımdaki ezgiler bitti,
Öttüğüm zamanlar geçip gitti.,
Bitirdim ben…
Koydum lavtamı kenara.”
Sözün özü, Martin Eden ile birlikte benim de değiştiğim enfes bir romandı bu…