Emel

Emel
@EmelSungur
Okumak; kendime, öğrencilerime, hayata dair notlar...
Türk dili ve edebiyatı öğretmeni
Çukurova Üniversitesi
Adana
1975
149 okur puanı
Ekim 2020 tarihinde katıldı
Puan vermedi·207 syf.··
2026 9. kitabı
Mustafa Kutlu’nun Nur romaı, insanı sadece bir anlatının içine değil, kendi çocukluğunun sokaklarına götüren bir metindir. Bu yolda yürürken aslında bir mahallede dolaşır, bir çocuğun kalbine misafir oluruz. Anlatım o kadar doğaldır ki okur, kendini bir anda o dünyanın içinde bulur; sanki bir istihare hâlinin dinginliği çöker üzerine. Kutlu’nun en dikkat çekici yönlerinden biri gözlem gücüdür. Yeşili anlatırken tek bir tonla yetinmez; “su yeşili”nden “zeytin yaprağı yeşili”ne uzanan bir dikkatle bakar dünyaya. Bu, ayrıntıda boğulmak değil; aksine hayatı bütün yönleriyle görmeye davettir. İnsanları, mahalleyi, eşyayı anlatırken okurun da gözlem yeteneğini sınar ve güçlendirmek ister. Karakterler gündelik dilin doğallığıyla konuşur. Öyle ki onları okurken “edebî karakterler” değil, sokağımızdan tanıdığımız insanlar gibi hissederiz. Yazarın anlatıcı tavrı da bu samimiyeti destekler. Zaman zaman okurla konuşur, kendini sorgular; bu yönüyle Ahmet Mithat Efendi’nin kıssadan hisse geleneğini modern bir damarla sürdürür. Hikâyede inanç teması özellikle güçlüdür. Namaz, yalnızca bir ibadet olarak değil, insanın iç dünyasını şekillendiren bir hâl olarak sunulur. Okur, Ömer ve Nur’un diliyle bu duyguyu hisseder; hatta bir noktada sadece okumaz, o hâli yaşamak ister. Çünkü Kutlu, inancı anlatmaz onu hissettirir. Doğa tasvirleri ise ayrı bir katman oluşturur. Çiçekler, renkler, kokular… Tüm bunlar, insanın ruhuyla temas hâlindedir. Yazar, doğayla bütünleşmiş bir insan tasavvuru kurar ve okuru da bu bakışa çağırır. Bu, modern hayatın hızına karşı bir yavaşlama ve fark etme davetidir. Mekân tercihleri de bu düşüncenin uzantısıdır. Yüksek binalar yerine iki katlı ahşap evler, kalabalık metropoller yerine mahalle kültürü öne çıkar. Bu, sadece nostalji değil; aidiyetin, komşuluğun ve
NurMustafa Kutlu · Dergâh Yayınları · 20144,909 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Puan vermedi·56 syf.··
2026 3. kitabı
Öncelikle bu eser, benim öğrencimin eseri. O da bir edebiyat öğretmeni. Bu açıdan benim için çok daha değerli bir okuma oldu. Yazarlık yolunda inşallah iyi yerlerde olur. Postmodern yapı, yazar–kahraman çatışması, kent eleştirisi, doğanın dili ve her şeyin başı insan gibi birçok başlıkta inceleyebileceğimiz bir eser. Roman Kahramanı , postmodern anlatının belirgin özelliklerini taşıyan, yazar ile kurmaca kahraman arasındaki sınırları bilinçli biçimde belirsizleştiren bir roman. Eserde yazarın kendi yarattığı karakterle hesaplaşmasına, ona yaptıklarından dolayı duyduğu pişmanlığa ve içsel çatışmalarına tanık oluruz. Roman kişisi zaman zaman yazara karşı çıkar, onu sorgular ve hatta sitem eder. Bu durum metni yalnızca bir hikâye olmaktan çıkarır; yazma eyleminin de sorgulandığı bir yapıya dönüştürür. Romanın daha ilk sayfalarında köy–kent ikilemi dikkat çeker. Köy yolu bir patika olarak verilse de karakter için kayboluşun, daralmanın ve mutsuzluğun asıl mekânı kenttir. Kentte kendisini yitirmiş hisseden kahraman, modern insanın açmazlarını temsil eder. Beton, toz, kalabalık ve sıkışmışlık duygusu roman boyunca tekrar eden imgeler hâline gelir. Buna karşılık doğa, nefes alınabilen ve insanın özüne yaklaşabildiği bir alan olarak sunulur. Kahramanın yazara yönelttiği en önemli eleştirilerden biri de hayatın neden sürekli karanlık yanlarıyla anlatıldığıdır. Daha aydınlık, daha umutlu bir dünya talep eder. Ancak metin bize bir romanda bile hayatın tümüyle mutlu ve kusursuz olamayacağını hatırlatır. Böylece okur, gerçekliğin kaçınılmazlığıyla yüzleşir. Mezarlık sahnesi romandaki en çarpıcı bölümlerden biridir. Kahraman, insanların yaşadığı yerleri betona boğarken ölüler için ayrılan mekânları ağaçlarla ve çiçeklerle süslemesini şaşkınlıkla karşılar. Bu durum, yaşam ile
Roman KahramanıHalime Yılmaz · Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık · 20244 okunma
Puan vermedi·248 syf.··
2025 28. kitabı
Sessiz Çığlıkların Romanı. Eserin en güçlü yanı, yazarın haklı–haksız ayrımı yapmaktan özellikle kaçınması. İlk önce yaşlı kadının tarafında duruyoruz; yalnız bırakılmış, değersizleştirilmiş, yük gibi görülen bir anneyle empati kuruyoruz. Fakat anlatıcı değiştikçe şunu fark ediyoruz: Kimse bütünüyle kötü değil, kimse de bütünüyle masum değil. Herkes kendi yorgunluğunun, kendi eksikliğinin içinde sıkışmış durumda. Şermin Yaşar bu iki taraflı bakış açısını önceki eserlerinde de sıkça kullandığı anlatım tekniğiyle verir. Her yeni bölümde olayları farklı bir karakterin gözünden dinleriz. Böylece okuyucu, aynı hikâyeye farklı pencerelerden bakma imkânı bulur. Çünkü insan, gerçek hayatta da çoğu zaman duygularını ve düşüncelerini karşısındakine tam anlamıyla ifade edemez. Yanlış anlaşılma korkusu, kabullenilmeme endişesi, kendini olduğu gibi göstermek istememe ya da kaçışlarını gizleme arzusu buna engel olur. Bu romanda da karakterlerin çoğu, dış dünyaya değil kendi iç dünyalarına konuşur. Karşı taraf çoğu zaman suskundur; asıl konuşan, insanın kendi iç sesi olur. Bu durum anlatımı daha gerçekçi ve daha sarsıcı kılar. Romanda yaşlılık, günümüzde karşılaştığımız haliyle ele alınır. Anlatılanlar “absürt” ya da “olmaz” dediğimiz türden değildir; aksine, her birimizin çevresinde gördüğü, tanık olduğu yaşanmışlıklardır. Bir ayaküstü sohbet sadeliğinde anlatılan bu hayatlar, bir araya geldiğinde insanı derinden hüzünlendirir. İza’nın Şarkısı ve Bahçıvan ve Ölüm gibi bu kitap da bana yaşlı olmanın, ölüme yaklaşmanın ve bu sürecin ne kadar zor olduğunu düşündürdü. Ebeveynlerin evlatlarından beklentileriyle çocukların hayata bakışı çoğu zaman örtüşmez. Anne-baba, çocuklarını kendileri yetiştirdikleri için onların hayata kendi pencerelerinden bakacağını düşünür. Oysa her insan başlı
Altı Harfli Bir TatlıŞermin Yaşar · Doğan Kitap · 202513,5bin okunma
Puan vermedi·208 syf.··
2025 25. kitabı
Bahçıvan ve Ölüm adlı kitabı okurken çok farklı duygular içinde oluyor insan ama bu duygulanmalar herkes için aynı değil. Yaşınız, çok yakın akrabalarınızın rahatsızlığını yakından görmek, büyüklerinizin ölüm anına kadar yaşadıkları ve çevrenizdeki hasta insanların yaşamları bu kitabı çok daha farklı bir yere koymanızı sağlıyor. Birini, sevdiğin birini kaybederken, onun yaşamının artık sonlara doğru geldiğini görmek; hayatın ne kadar kaygan, ne kadar kırılgan bir zeminde durduğunu fark etmek; hastalıkların geri döndürülemez hâle geldiğini anlamak insana çok şey hissettiriyor. Yazar da babasının ölüm sürecini anlatırken bize asla kötü, korkunç ya da tiksindirici bir tablo çizmiyor. Ölümü nefret ettiren, uzaklaştıran bir şey olarak göstermiyor. Tam tersine, bugüne kadar kurulan bağların yavaş yavaş nasıl çözülebildiğini, sevdiğin bir insanı nasıl uğurlayabileceğini, hem onu hem de kendini bu yolculuğa nasıl hazırlayabileceğini, hayatın gündelik sadeliği içinde anlatıyor. Eser, ölümü sade bir şekilde karşılamayı öğretiyor. Aile bireylerine bu süreçte nasıl görevler düştüğünü, ölümü kucaklarken çevrendeki insanlarla bunu nasıl paylaşabileceğini yine doğal, büyüklenmeyen bir dille aktarıyor. Acıtasyona hiç varmadan, doğal bir ortam içinde babalarının ölümünü kabullenmelerini sağlıyor eser. Aslında ölüm, en sevdiklerimizi toprağa emanet etmektir. Yazar bu sahneyi o kadar farklı anlatıyor ki… Babası için hayal ettiği bir toprak parçası var: çiçekler, hoş kokulu otlar, komşu çayırların ve bahçelerin son haberlerini taşıyarak ona doğru vızıldayan arılar… Ölümü babasının bir yolculuğu olarak ifade ediyor. Okuduğu her eserde, gördüğü her ayrıntıda babasıyla ilgili bir anıyı hatırlıyor. Doğaya baktığında, toprağa dokunduğunda, çiçekleri gördüğünde babasının ona
Bahçıvan ve ÖlümGeorgi Gospodinov · Metis Yayınları · 202514,3bin okunma
Puan vermedi·376 syf.··
2025 14. kitabı
Emin Özdemir, "Sözcüklerin Vicdanı" adlı eserinde edebiyatın insan yaşamındaki yerini, yaşlılık döneminin birikimleri ve duyuşlarıyla birleştirerek bizlere aktarır. Yazar, gençlik yıllarında okuduğu eserlerin kendisinde uyandırdığı etkilerle bugün yaşlılıkta edindiği farklı bakış açılarını yan yana getirir. Bu bağlamda edebiyatın zenginliği, yalnızca metinlerin sunduğu estetikten değil, insanın yaş aldıkça olaylara ve kahramanlara farklı derinliklerde yaklaşabilmesinden de kaynaklanır. Özdemir, kimi zaman Fareler ve İnsanlar’daki bir karakterden, kimi zaman Dava’nın karanlık atmosferinden, kimi zaman da Çanlar Kimin İçin Çalıyor’un Maria’sından söz ederek aslında insanın çağlar boyunca aynı yönlerini koruduğunu vurgular. Ülkeler, dönemler ya da toplumsal koşullar değişse de insanların acımasızlığı, duyarlılığı, iyiliği ve kötülüğü benzer biçimlerde karşımıza çıkar. Eser, bu yönüyle edebiyatın bize neden gerekli olduğunu, neden romanları okumamız, şiir mısralarına kulak vermemiz gerektiğini hatırlatır. Yazar, edebiyatın “karın doyurmadığını” kabul eder; ancak edebiyatın insan ruhunu doyurduğunu, yaşamı anlamlandırdığını, insana kendi derinliklerini tanıttığını da güçlü bir şekilde ortaya koyar. Vargas Llosa’nın Nobel Ödülü’nü İspanyol dilinin zenginliğine bağlaması, dilin ve kültürün bir milleti yüceltmedeki önemine işaret eder. Özdemir, aynı soruyu Orhan Pamuk üzerinden bizim için sorar: Dilimiz ve kültürümüz bizleri hangi yönleriyle yüceltmektedir? Orhan Pamuk'un bu duyarlılığı yansıtmadığını söyler. Eserin başlığı olan Sözcüklerin Vicdanı, içeriğe dair önemli bir ipucu verir. Yazar, sözcükleri derinlemesine duyumsamayı, onların insanın yürek vuruşunu nasıl anlattığını göstermeyi amaçlar. Sözcüklerin bir madenci titizliğiyle işlenmesi, onun dil üzerine verdiği
Sözcüklerin VicdanıEmin Özdemir · Bilgi Yayınevi · 201322 okunma