Masumiyet Müzesi, ilk bakışta büyük ve sarsıcı bir aşk hikâyesi gibi görünse de, derinlikli bir okuma bize bunun “karşılıklı bir sevgi anlatısı” olmaktan çok, tek taraflı bir sahiplenme ve nesneleştirme hikâyesi olduğunu gösterir. Bu noktada Martin Buber’in ilişki kuramı aydınlatıcıdır.
Buber’e göre insan varoluşu iki temel ilişki kipinde gerçekleşir: Ben–Sen ve Ben–O.
Ben–Sen ilişkisi, özne–özne düzleminde kurulur. Karşılıklıdır. Karşımızdaki kişi bir araç değil, bağımsız bir varlıktır. Bu ilişki kontrol etmeye değil, açık olmaya dayanır; değişime, belirsizliğe ve özgürlüğe alan tanır. Gerçek sevgi, ancak bu düzlemde mümkündür.
Ben–O ilişkisi ise özne–nesne düzlemindedir. Karşıdaki kişi tanımlanır, sabitlenir, kategorize edilir ve kontrol edilebilir bir hâle getirilir. İlişki işlevseldir; diğer kişi, öznenin ihtiyacını karşılayan bir araç konumuna indirgenir.
Romanı bu çerçevede düşündüğümüzde Kemal’in Füsun’a duyduğu şeyin yoğunluğu tartışılmaz; ancak mesele yoğunluk değil, ilişkinin niteliğidir. Kemal’in temel sorunu sevginin şiddeti değil, Füsun’u bağımsız bir özne olarak kabul edememesidir. Onu kendi arzusu, kaybı ve nostaljisi içinde sabitler. Füsun yaşayan, değişen, kendi seçimleri olan bir “Sen” olmaktan çıkar; Kemal’in hafızasında dondurulmuş bir “O”ya dönüşür.
Müze fikri de bu nesneleştirmenin somutlaşmış hâlidir. Füsun’la yaşanan anların eşyalar üzerinden arşivlenmesi, sevginin canlı bir ilişkiden çok, kontrol edilebilir bir koleksiyona dönüştürülmesidir. Böylece aşk, karşılıklılık yerine hatıra biriktirme pratiğine evrilir.
Bu nedenle roman, romantik bir aşk destanından ziyade, modern insanın ilişkide kontrolü bırakmakta zorlanışını ve karşılıklılık kapasitesindeki daralmayı görünür kılar. Sevgi, burada özgür iki öznenin buluşması değil; kaybı telafi