Emine Özcan

Masumiyet Müzesi
Puan vermedi·
Masumiyet Müzesi, ilk bakışta büyük ve sarsıcı bir aşk hikâyesi gibi görünse de, derinlikli bir okuma bize bunun “karşılıklı bir sevgi anlatısı” olmaktan çok, tek taraflı bir sahiplenme ve nesneleştirme hikâyesi olduğunu gösterir. Bu noktada Martin Buber’in ilişki kuramı aydınlatıcıdır. Buber’e göre insan varoluşu iki temel ilişki kipinde gerçekleşir: Ben–Sen ve Ben–O. Ben–Sen ilişkisi, özne–özne düzleminde kurulur. Karşılıklıdır. Karşımızdaki kişi bir araç değil, bağımsız bir varlıktır. Bu ilişki kontrol etmeye değil, açık olmaya dayanır; değişime, belirsizliğe ve özgürlüğe alan tanır. Gerçek sevgi, ancak bu düzlemde mümkündür. Ben–O ilişkisi ise özne–nesne düzlemindedir. Karşıdaki kişi tanımlanır, sabitlenir, kategorize edilir ve kontrol edilebilir bir hâle getirilir. İlişki işlevseldir; diğer kişi, öznenin ihtiyacını karşılayan bir araç konumuna indirgenir. Romanı bu çerçevede düşündüğümüzde Kemal’in Füsun’a duyduğu şeyin yoğunluğu tartışılmaz; ancak mesele yoğunluk değil, ilişkinin niteliğidir. Kemal’in temel sorunu sevginin şiddeti değil, Füsun’u bağımsız bir özne olarak kabul edememesidir. Onu kendi arzusu, kaybı ve nostaljisi içinde sabitler. Füsun yaşayan, değişen, kendi seçimleri olan bir “Sen” olmaktan çıkar; Kemal’in hafızasında dondurulmuş bir “O”ya dönüşür. Müze fikri de bu nesneleştirmenin somutlaşmış hâlidir. Füsun’la yaşanan anların eşyalar üzerinden arşivlenmesi, sevginin canlı bir ilişkiden çok, kontrol edilebilir bir koleksiyona dönüştürülmesidir. Böylece aşk, karşılıklılık yerine hatıra biriktirme pratiğine evrilir. Bu nedenle roman, romantik bir aşk destanından ziyade, modern insanın ilişkide kontrolü bırakmakta zorlanışını ve karşılıklılık kapasitesindeki daralmayı görünür kılar. Sevgi, burada özgür iki öznenin buluşması değil; kaybı telafi
Masumiyet MüzesiOrhan Pamuk · Yapı Kredi Yayınları · 202460,3bin okunma
Reklam
Algernon’a Çiçekler İncelemesi
Puan vermedi·
Algernon’a Çiçekler beni uzun zamandır bu kadar sarsan, okurken durup düşünmeye zorlayan kitaplardan biri oldu. Toplumun belirlediği “normal” sınırlarının dışında kalan bireylerin nasıl görmezden gelindiğini, zekâ kavramının ne kadar yüzeysel ele alınabildiğini ve kabul görmenin bir insan için ne kadar hayati olduğunu çok çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Kitap o kadar akıcı ki, okurken sanki bir film izliyormuş hissine kapıldım. Sayfalar hızla akarken Charlie Gordon’un duygularına kayıtsız kalmak neredeyse imkânsız. Onun sevincine eşlik ediyor, öfkesiyle öfkeleniyor, yalnızlığıyla içimiz burkuluyor. Bazı anlarda ağlamak geliyor insanın içinden; çünkü anlatılan şey yalnızca Charlie’nin hikâyesi değil, toplumun aynaya yansıyan yüzü. Roman, zekânın bir değer ölçüsü hâline getirilmesini sorgularken, sevgi ve kabul görmenin özellikle aile içinde nasıl derin izler bıraktığını da gözler önüne seriyor. İnsan olmanın, anlamanın ve anlaşılmanın ne demek olduğu üzerine güçlü sorular bırakıyor okurun zihninde. Bu kitap, özellikle öğretmenlerin ve eğitimle ilgilenen herkesin mutlaka okuması gereken eserlerden biri. Çünkü bize, bireyleri başarılarıyla değil, insan olarak görmenin ne kadar önemli olduğunu tekrar hatırlatıyor. Kurgusu, dili, çevirisi ve anlatımıyla çok güçlü bir bütünlük sunan Algernon’a Çiçekler, okuması bittikten sonra da etkisi devam eden, üzerinde konuşulmayı fazlasıyla hak eden bir kitap. Emine Özcan
Algernon'a ÇiçeklerDaniel Keyes · Koridor Yayıncılık · 202536,4bin okunma
Puan vermedi
“Bugün Kalan Hayatımın İlk Günü”, Fransa’da uzun süre bestseller listelerinden inmeyen, başından sonuna kadar derin öğretilerle dolu bir kitap. Her bölümün başındaki kısa ama vurucu öğretileri okuduktan sonra, bölüm içinde verilen örneklerle konunun hayatlarımızdaki karşılığını görmek neredeyse kaçınılmaz. Önyargıları, egoyu, bakış açılarımızı ve hatta fark etmediğimiz küçük yanılgılarımızı bile zarifçe süzgeçten geçiren, aynı anda hem çarpıcı hem de yumuşak bir anlatı… Hayatı daha derinden anlamlandırmak, kendine dair yeni bir pencere açmak isteyen herkesin mutlaka okuması gereken türden. Kapak tasarımına da ayrı bir parantez açmak istiyorum; sade ama çok güçlü bir hissi var
Bugün Kalan Hayatımın İlk GünüMaud Ankaoua · Yan Pasaj Yayınları · 20238,1bin okunma
Martin Eden
Puan vermedi·
Jack London’ın Martin Eden’i, beni en çok insanın kendi içindeki potansiyelini nasıl keşfettiğini anlatışıyla etkiledi. Martin, yoksul bir denizci olarak başladığı hayatında, bilgiye olan açlığı ve kendini aşma isteğiyle öylesine güçlü bir karakter çiziyor ki, insan onun bu içsel ateşine hayran kalıyor.Pek çok kişi Martin’in Ruth’a olan aşkını değişimin başlangıç noktası olarak görür ama ben öyle düşünmüyorum. Martin zaten öğrenmeye, gelişmeye, kendini dönüştürmeye meraklı bir insandı. Ruth sadece onun içindeki o kıvılcımı görünür kıldı. Aslında Martin’i Ruth’a çeken şey, Ruth’un zarafetinden çok onun temsil ettiği “dünya”ydı — düzenli, entelektüel, kültürle çevrili bir dünya. Fakat Ruth onu bu hale getirmedi; tam tersine, Martin zaten o kadar güçlü bir potansiyele sahipti ki, Ruth bu güce hayran oldu.Martin’in Madam Bolarie’den Spencer’a, Darwin’den Nietzsche’ye kadar her şeyi okuması, okuduklarına büyük hayranlıklar beslemesi kendini tamamen kaptırması o kadar hoş ki “Martin’in biricik Spencer’ı”, insan zihninin sınırlarını zorlayan bir çaba. Okudukça büyüyor, büyüdükçe yalnızlaşıyor. Benim için Martin Eden, yalnızca sınıf ayrımını değil, insanın kendi iç dünyasındaki savaşları anlatan bir roman. Martin’in yükselişi bir zafer değil, bir tür içsel yanma süreci. Zirveye vardığında bile bir huzur bulamıyor çünkü aradığı şey aslında ne toplumun onayı ne Ruth’un sevgisi aradığı, kendi varlığının anlamı.Bu romanı okurken şunu fark ettim: Martin, dünyayı anlamaya çalışırken aslında kendini anlamaya çalışıyordu. Jack London, bir insanın kendi potansiyelini keşfederken nasıl yavaş yavaş yalnızlaştığını öyle ustalıkla işlemiş ki, satır aralarında kendi iç sesinizi var.
1000Kitap
Martin EdenJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025134,7bin okunma
Eşyanın Tabiatı
Puan vermedi·
Mark Miodownik, Eşyanın Tabiatı adlı kitabında, bir malzeme mühendisi olmasının da verdiği bakış açısıyla, çocukluğundan beri onu büyüleyen madde ve eşya dünyasını bizlere son derece samimi ve akıcı bir dille sunuyor. Kitap, içindeki sayısız bilimsel bilgiye rağmen asla sıkıcı olmuyor; tam tersine, okuru merakla sayfaları çevirmeye davet ediyor. Doğadan fabrikalara, oradan da gündelik hayatımıza uzanan “eşyanın yolculuğu”nu anlatırken, madenlerin, karbonların ve atomik yapıların yaşamımızı nasıl şekillendirdiğini gözler önüne seriyor. Dahası, yalnızca eşyaların bizim hayatımızı biçimlendirişini değil, bizim de eşyaların süreçlerine nasıl yön verdiğimizi incelikle aktarıyor. Bu nedenle, dünyaya farklı bir pencereden bakmak isteyen herkesin okuması gereken bir kitap.
1000Kitap
Eşyanın TabiatıMark Miodownik · Domingo Yayınevi · 2019566 okunma